Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


Cinéma Verité 2010

Bir İran gerçeği olarak belgesel festivali

İran’da festivallerin organizasyonu ve sinema salonlarının kontrolü devlet kurumlarınca sağlanıyor. Böyle olunca da özgür bir belgesel sinemadan söz etmek ülke içinde pek kolay değil. Hele, festival boyunca bütün gün salonda film izlemek zorunda bırakılan zavallı polisler vardı ki evlere şenlik!

Elif Ergezen

 

8–12 Kasım tarihinde düzenlenen 4. Cinéma Verité Iran Uluslararası Belgesel Film Festivali'ne, Şairin Ölümü adlı belgeselimin gösteriliyor olması vesilesiyle katıldım. Geçen sene festival, seçim atmosferinde, Irandaki bağımsız belgeselcilerce boykot edilmişti. Boykot metninde şöyle deniyordu: Ne yazık ki son zamanlarda çalkalanan toplumumuzda neler olduğunu yakalamaya çalışan belgesel sinemacılar üzerinde görülmemiş bir baskı mevcut. Bugünlerde potansiyel olarak yapılabilecek bir sürü film varken bize izin verilmiyor. Bu nedenle gerçeklik ve gerçeğe duyduğumuz bağlılık ve saygı nedeniyle, belgesel sinemacı, eleştirmen ya da izleyiciler olarak Festivale katılmama kararı aldık. Bu metnin 142 İranlı belgeselci tarafından imzaladığı duyurulmuştu. Boykot ilanının yapıldığı atmosferin 2009 Haziran'ındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasına denk geldiğini hatırlatmak gerekir.

Bu sene böyle bir boykot çağrısı yapılmadı. Merakımı paylaşan üç festival konuğuyla (Yamagata Uluslararası Belgesel Film Festivali program sorumlusu Makiko Wakai, Visions Du Reel program sorumlusu Emmanuel Chicon, Marsilya Film Festivali komitesinden Nicolas Feodoroff) bağımsız belgeselcilerin örgütlendiği ve geçen seneki boykotun aktörleri Belgesel Sinemacılar Derneği'nden yönetmenlerle buluştuk. Yönetmenler, İran’ın bu biricik belgesel festivalini çok önemsiyorlar. Koşullar tam olarak değişmese de hissettikleri baskı elbette geçen seçim sürecindeki baskıyla kıyaslandığında biraz daha az. Seçim günü Tahran’da bulunan bir belgeselci olarak söyleyebilirim ki, kamera ve fotoğraf makinelerinden tutun her türlü iletişim aracının kısıtlandığı, yargısız infazların, tutuklamaların takip edilemediği bir dönem söz konusuydu. Bu durum seçimlerden birkaç ay sonra Panahi’nin tutuklanmasıyla dünya kamuoyunun ve sinema çevresinin dikkatini daha çok çekti. Bugünse bizim de yabancısı olmadığımız bir atmosfer görünürdeki: dinleme, fişleme, polis denetimleri ve sansür. Şüphesiz bu ülkede çoğu devlet desteğiyle olmak üzere senede gerçekleştirilen belgesel sayısı Türkiye ile karşılaştırıldığında hayli fazla. Bu belgeselciler içinde de devlet desteği alanlar mevcut. Fakat sonrasında filmlerinin çoğunun sansür nedeniyle gösterilmediğini söylüyorlar. Birlikte film gösterimleri yapmak ve yardımlaşmak fikrini konuştuk. Batının ve liberallerin sunduğu modele inat, ülke içindeki hareketin doğru yönlendirilmesinin önemi her geçen gün artıyor. Belgesel sinema ise her yerde olduğu gibi burada da önemli bir rol üstleniyor.

İran’da festivallerin organizasyonu ve sinema salonlarının kontrolü devlet kurumlarınca sağlanıyor. Ve bunlar siyasi yapılar, iktidardan bağımsız değiller. Koşullar böyle olunca da özgür bir belgesel sinemadan söz etmek ülke içinde pek kolay değil. Ülke dışında uluslararası festivallerde var olma şansı bulan filmler de bütün bir sene gerçekleştirilmiş film sayısı yanında çok az. Bir de buna bu büyük festivallerin belli başlı konulardaki filmleri seçtikleri gerçeğini de ekleyince bir sınırlamayla da burada karşılaşıyorlar. Cinéma Vérité Belgesel Film Festivali ise Belgesel ve Deneysel Film Merkezi (DEFC) tarafından gerçekleştiriliyor. Bu merkez aynı zamanda film projelerine destek veren bir kurum. Bir yarı devlet kurumu olarak sunulsa da çalışanlarının tamamının devlet memuru olduğu ve destekler için bütçenin devlet tarafından sağlandığı gerçeği göz ardı edilemez. Programdaki İran filmlerinin neredeyse tümüne yakını da bu merkez tarafından yaptırılmış ya da desteklenmiş yapımlar. Bağımsız belgeselcilerin de filmlerine yer verilmiş, fakat bu filmlerin etliye sütlüye dokunmayan filmler olduğunu söylememe gerek yok. Açılış filmi olarak bir Iran anti-propaganda filminin seçilmiş olması zaten festivalin nerede durduğunu şüphe götürmez bir şekilde ortaya koyuyor.

Kapanış töreniFestivalin seçkisi

Festivalde gösterilen film sayısı şaşırtıcı: 156 İran filmi 9 ayrı bölümde yarışıyordu. Özel gösterim ve uluslararası yarışma bölümlerinde ise 80'den fazla film yer alıyordu. Ulusal yarışma bölümündeki kategoriler şöyle: İslam Devrimi, Politik Belgeseller, Savunma ve Direniş, Bilim ve Teknoloji, Deneysel Belgesel, Sosyal Belgeseller, Önemli Kişiler, Doğa ve Çevre, Tarih ve Uygarlık. Bu son ikisine ülke tanıtım filmleri kategorisi demenin daha doğru olduğunu hemen belirteyim. İslam Devrimi, Politik Belgeseller, Savunma ve Direniş başlığındakilerse “devrim” şehitleri hikâyeleri, İran-Irak savası üzerine filmlerdi. Başka bir yerde göremeyeceğim belgeler, savaş görüntüleri, “devrim” videoları izleme sansı buldum. Fakat bunların tek yanlı filmler olduğunu akıldan çıkarmamalı.

Festivalde en çok ilgiyi ise Özel Gösterim başlığı altındaki dünyaca ünlü festivallerde ödüller almış belgeseller gördü. Aralık ayında Gezici Festival’de gösterilecek Bulgar yönetmen Sophia Tzavella’ın Sovyet sonrası Bulgaristan’ını anlattığı Cennet Oteli filmi; ve 13. 1001 Belgesel Film Festivali’nde gösterilen Kanadalı şirket ve yerli halkın mücadelesini anlatan Altın İçin Geldiler; Her Şey İçin Geldiler (Yön.: Pablo D’Alo Abba ve Cristian Harbaruk) filmleri yanında uluslararası yarışma bölümlerindeki Nicolas Philibert’in bir orangutanı anlattığı son filmi Nénette ve Anne Aghion’un Ruanda’daki soykırım sonrası insanların bir arada yaşama çabasını gösteren filmi Komşum, Katilim öne çıkan filmler arasındaydı. Bu filmin yönetmeni festival kapsamında ayrıca bir atölye de gerçekleştirdi. Madrid Belgesel Film Festivali özel gösterimindeki yönetmenliğini Andres Jarach yaptığı El Gaucho belgeseli ise iz bırakan bir film. Bir rodeo şampiyonu baba ve dört yaşındaki oğlunun yollardaki yaşamını öyle içeriden ve yalın bir şekilde anlatıyor ki onlarla birlikte sürükleniyorsunuz. Programda ayrıca Bosna’ya ve Filistin’e ayrılmış özel bölümler de var. Filistin filmleri arasında Necati Sönmez’in Gazze’nin Yarası filmi de gösterildi. Türkiye’den başka filmlerse şunlar: Yeni Uygarlık başlığı altında Ahmet Turgut Yazman’ın Göbeklitepe: Dünyanın İlk Tapınağı ve uluslararası yarışma bölümünde Rodi Yüzbaşı’nın Miraz.

Fakat bütün bu bölümler içinde bir film vardı ki daha yönetmenin adı göründüğünde perdede ıslıklar ve alkışlar başladı: Martin Scorsese ve Kent Jones’un yönettiği Scorsese’ın hayatında Elia Kazan’ın yerini anlattığı filmi Elia’ya Mektup. Burada bir parantez açmalı izleyiciye dair. Oldukça ilgili, bilgili ve kalabalık bir izleyicisi var Tahran’ın. Hiç ara vermeden izleniyor filmler, ışıklar hiç yanmıyor. Beğendikleri, beğenmedikleri yerde alkış tutmak, sözlü tepkiler vermekse gayet normal. Bütün bu doğal haller sayesinde insan, kocaman bir aile olarak film izliyoruz hissine kapılıyor. Hatta oh be deyip, itiraf ediyorum, zaman zaman ve özellikle bu İran tanıtım filmleri dediğim filmlerde alkış başlattığım bile oldu. “İran'ın muhteşem göklerinde zarafetle uçan kuşları” insanı coşturuyor (!)

Sosyal belgeseller

Elbette daha ziyade İran filmlerini takip etmeye çalıştım. Festival’de ulusal yarışma kategorileri içinde benim için en ilginci Sosyal Belgeseller diye ayırdıkları ve yoksulların sorunlarını dile getiren filmlerin olduğu bölümdü (Farsça katalogda Çok Fazla Çalışanlar başlığı atılmış). İrandaki işçilerin ve yoksulların sıkıntılarına dair öyküler izlemek yanında çok kıymetli kişileri tanıyor insan. Bir ayakkabı tamircisiyken küçük çakıl taşlarından binalar inşa etmeye başlayan sabır küpü bir mimarı; göçebe bir toplulukta doğmuş ve eğitimini tamamladıktan sonra topluluğa geri dönerek beyaz çadır dediği okullar kurarak çocuklara okuma-yazma öğreten yoksul bir öğretmeni; bir anne-oğlun küçük bir barakada yaşam mücadelelerini, çocuk isçiler sorununu, bir inşaat isçisi kadını izliyorsunuz. 90 yaşındaki halı dokuma ustasının sigortasız ve emeklilik garantisi olmaksızın işini aşkla yapışı, onun gibi zanaatkârların kepenk kapatmaya yine de direnmeleri ne kadar tanıdık! İşte bu bölüm, her ne kadar filmlerin sonunda Allah’a yönelen ve çareyi ondan bekleyen eller vurgulansa da, biraz olsun festivali düzenleyen ekibin bunca baskı ve kontrole rağmen çaba gösterdiklerini düşündürüyor. Her yerde olduğu gibi, baskının toplumda yaptığı en büyük tahrifat ikizyüzlülük! Özgürlükse alım gücüyle doğru orantılı... “Açların boyun büktüğü memleketteKişi özgürlükten söz etmemeli” Rıfat Ilgaz’ın bu dizelerinin geçtiği şiiri ne güzeldir! İran’da filmden filme giderken, yürürken boyuna ve konuştuğum insanları düşünürken içimden tekrarladım birçok kez.

Polis ve sansür

Şairin Ölümü sansürlenmiş olarak gösterildi. Filmdeki bir fotoğrafta beline kadar denizde olan mayolu bir kadın görülüyor. Bu fotoğrafın olduğu yaklaşık 20 saniyelik yer ve konuşma kesilip atılmış! Bu tür sansürlere başka filmlerde de sıkça rastladım. Hemen hemen bütün yabancı filmlerde karşımıza çıktı. Kadınların bedenlerindeki açık yerleri flu yapmak ya da kesmek ve içkiden bahsedilen ya da küfürlü konuşmaların olduğu “genel ahlaka aykırı” yerleri Farsçaya çevirmemek en yaygın sansür yöntemi. İran filmlerinde bu sansür şüphesiz daha önce ya devlet eliyle ya da yönetmenin bizzat kendisi tarafından zaten yapılıyor.

Son olarak eklemeden geçemeyeceğim, bütün gün salonda film izlemek zorunda bırakılan zavallı polisler vardı ki evlere şenlik! Bütün gün karanlık salonda durmaktan bunalmış, ara ara ayağa kalkıp kim, kiminle ve nasıl yoklaması yapan bu adamların paçalarından akan acemilikleri güldürdü beni. İki sene önce ilçenin birinde belgesel gösterimi yaparken, filmleri izlemekle görevlendirilmiş, ikisi üniformalı üstelik, beş polis memuru geldi gözümün önüne. Büyük şehirlerdeki festivallerde fark edilmez, küçük yerlere gitmek gerekir görmek için bazı şeyleri. Belgesel izlemekten bıkmış bir tanesi öyle ofluyor pufluyordu ki üzülüyor insan onlar için... Allahın cezası belgeselciler biz de!

 

(Bu yazı, Altyazı dergisinin Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.)

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

“Erotik Adam” ya da
Batılı erkeğin düşü: Şark’ta bir harem!

İstanbul belgeseli keşfediyor!

Gündelikçiler kendini oynadı

Bir cesaret öyküsü mü, yoksa hüzünlü bir aşk mı?

'Hayatın anlamı' üzerine bir belgeselcinin yalan yanlış akıl yürütmesi

Dünyanın kirli çamaşırlarını ipe seren filmler

Bir İran gerçeği olarak belgesel festivali

Bir yönetmen: Rodi Yüzbaşı

Sheffield'de Türkiye rüzgarları

Sibirya'nın sınırlarında bir belgesel festivali

DOK Leipzig: A festival with a great spirit (Ing.)

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

‘Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Kasım-Aralık 2010
Eylül-Ekim 2010
Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010

Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar