Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


Flahertiana 2010

Sibirya'nın sınırlarında bir belgesel festivali

Uralların eteğindeki Perm kentinde düzenlenen Flahertiana'yı bölgesel bir festival olarak nitelemek doğru olmaz. Altın Nanook'u kazanan film başta olmak üzere, bu sene tartışmalı filmler sahnedeydi.

Yusuf Güven

 

14-20 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 10. Uluslararası Belgesel Film Festivali-Flahertiana'ya Fipresci Jürisi üyesi olarak katıldım. Festivalin düzenlendiği şehir olan Perm hakkında, Uralların eteğinde bir yer olduğu dışında bir bilgim yoktu. Dolayısıyla önce şehir: Perm nispeten yeni kurulmuş (1723) bir şehir olarak Urallardan çıkarılan madenlerin Rusya’ya ve Avrupa’ya ulaştırılmasında önemli bir rol üstleniyor. 2. Dünya Savaşı sırasında Stalin’in planı doğrultusunda fabrikalar Alman saldırılarından korunmak üzere Perm’e ve bölgeye taşınıyor. Coğrafi olarak da Sibirya sınırına en yakın yerlerden biri olduğu için yüzyıllardır sürgüne gönderilen Rusların geçiş rotası üzerinde yer alıyor. Bugün 1 milyonluk nüfusu ile bir üniversite şehri görünümünde, Sovyet döneminin izlerini gönüllü olarak taşıyan bir şehir; ana caddelerinin adı Komsomolskaya ve Lenina olduğuna göre...

En şaşırtıcı olan, bunca Sovyet sinemacısı ve belgesel sinemanın kurucularından Dziga Vertov dururken Flaherty gibi belgesel sinemada tartışmalı bir ismin festivale adını vermiş olması. Ama Rus sinema camiasında (başta jüride yer alanlar olmak üzere) Flaherty'nin özel bir yeri var anlaşılan. Örnek olarak, ödül töreninden sonra yapılan jüri basın toplantısında gelen sorulardan en kayda değer olanına değinebiliriz. Sorunun sahibi, yarışmada yer alan At the Edge of Russia filminde gösterilen kuzey kutbuna yakın Rus askeri üssünün çoktan terkedilmiş olduğunu, filmdeki askerlerin tamamen yönetmen tarafından bulunup bu üsse yerleştirilmiş olduğunu, bu durumun jüri tarafından bilinip bilinmediğini, en azından filmde bu durumun seyirciye bir şekilde belirtilmesi gerektiğini sorguladı. Jüride bulunan Ruslar ise bunda hiçbir etik sorun görmediklerini, Flaherty’nin de zaten böyle çalıştığını, Nanook’un Flaherty’nin yarattığı folklorik bir karakter olduğunu, festivalin adının da Flaherty olduğunu söyleyerek ateşli bir biçimde karşı çıktılar soruya.

Bu arada jürinin toplantısında çevirmene ihtiyaç duyan tek kişi bendim. Yani, neredeyse bütün jüri eski Sovyet dünyasından, Rusça’yı çok iyi konuşan insanlardan oluşuyordu, benimse bu dünyaya bir gönül bağım bulunuyor sadece. Fakat festivali, sadece daha önceki yıllarda ödül alan ve pek çoğunu bizim de bildiğimiz filmlere bile bakarsanız, “bölgesel” bir festival olarak tanımlamak doğru olmayacaktır. Yine de festivalin benimle yaptığı söyleşide 3. dünyadan daha çok filme yer verebileceklerini söylemeyi ihmal etmedim.

Bu yılki festivalin yarışma filmlerine gelecek olursak, Flaherty geleneğine uygun olarak, filmlerde mise-en-scène’in yoğun olarak kullanıldığını söyleyebilirim. Fipresci Jürisi’nin seçtiği film Finlandiya’da bir rugby takımındaki erkeklerin maço görünümleri altında gerçekte oldukça kırılgan dünyasını anlatan Freetime Machos oldu.

Festivalin büyük ödülü Altın Nanook'u alan Mugabe and White African filminden ise daha fazla bahsetmek gerekiyor. Beyaz Afrikalı çiftlik sahiplerinin topraklarını kamulaştıran Mozambik diktatörü Mugabe’ye karşı verdikleri “hukuk savaşı”nı bir aile üzerinden anlatıyor film. Klasik sömüren-sömürülen hikayesini tersten anlattığı için ilginç bulunabilir. Hatta Mugabe'nin siyahların topraklarını devletleştirmediği için beyazlara karşı ırkçı politikalar yürüttüğü kabul edilebilir. Fakat film, beyazların bu toprakları kendi paralarıyla satın aldığı (koloni değil yani), çiftliklerinde yüzlerce insanı istihdam ettiği (filmde gördüğüm kadarıyla kölelerden farklı yaşamıyorlardı) gibi iddialara da sahip olunca gerçekten bir tersliğin olduğunu ben de düşünmeye başladım.

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

“Erotik Adam” ya da
Batılı erkeğin düşü: Şark’ta bir harem!

İstanbul belgeseli keşfediyor!

Gündelikçiler kendini oynadı

Bir cesaret öyküsü mü, yoksa hüzünlü bir aşk mı?

'Hayatın anlamı' üzerine bir belgeselcinin yalan yanlış akıl yürütmesi

Dünyanın kirli çamaşırlarını ipe seren filmler

Bir İran gerçeği olarak belgesel festivali

Bir yönetmen: Rodi Yüzbaşı

Sheffield'de Türkiye rüzgarları

Sibirya'nın sınırlarında bir belgesel festivali

DOK Leipzig: A festival with a great spirit (Ing.)

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

'Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Kasım-Aralık 2010
Eylül-Ekim 2010
Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar