Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


DOCUMENTARIST 2010

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

“Bu festival, bizim içinde yaşadığımız dünyaya karşı verdiğimiz kendi küçük savaşımız; üretmenin, üretileni içten bir şekilde paylaşmanın ve paylaştıklarımız üzerine beraberce kafa yormanın hala mümkün olduğunu gösterme şeklimiz."

Duygu Eruçman

 

İnsan neden bir belgesel film festivali düzenler? Bunun pek çok nedeni olabilir tabii ki, ama içinde yaşadığımız çağda, bir konuda harcanan emeğin genel olarak arzu edilen karşılığı para kazanmaktır. Kazanılan paranın miktarı bir anda masa başında geçirilen bütün saatleri, uykusuz geceleri, işin yarattığı stresi insanların gözünde haklı gösterir. Peki, belgesel film festivali düzenlemek insanı zengin eder mi? Tabii ki hayır. Hele bizimki gibi maddi destek gelmesi gereken yerlerden yalnızca ‘uygun bulunmadı’ yazılı belgeler alabilen bir festivalin parayla olan ilişkisini herhalde herkes tahmin edebilir. O zaman neden bir belgesel film festivali düzenlenir ki? Yanıtı basit, çünkü bu festival, bizim içinde yaşadığımız dünyaya karşı verdiğimiz kendi küçük savaşımız; üretmenin, üretileni içten bir şekilde paylaşmanın ve paylaştıklarımız üzerine beraberce kafa yormanın hala mümkün olduğunu gösterme şeklimiz.

Savaş alanı olarak neden belgesel filmi seçtiğimiz konusunda ise pek çok şey söylenebilir ama ben fazla uzatmadan, Cuma günü festival kapsamında düzenlediğimiz ‘Balkanlarda Belgesel Üretimi’ başlıklı panelin konuşmacılarından birisi olan, Selanik Belgesel Festivali direktörü Dimitri Eipides’in sözlerini size aktaracağım: “Ben artık kurmaca film izlemekten zevk almıyorum, gerçeğin kendisini izlemek varken neden benim için yaratılan bir gerçekliği izleyeyim ki.” Dimitri, sadece DOCUMENTARIST için Türkiye’ye gelmekle ve hislerime tercüman olan bu sözleri sarf etmekle kalmadı,  bir türlü dolduramadığımız salonlarımız yüzünden yaşadığımız hayal kırıklığını da bir nebze yatıştırdı, yaptığımız işi iyi yaptığımız sürece, amacımıza ulaşmak için ihtiyacımız olanın biraz sabır olduğunu bize hatırlattı. Festivalin bitiminde izleyicilerden ve katılımcılardan aldığımız cesaretlendirici mesajlar da onu haklı çıkarır nitelikteydi.

Özellikle doldurmakta zorluk çektiğimiz salonlardan birisi Yunan Konsolosluğu’nun içindeki Sismanoglio Megaro salonuydu, sanırım bu salonun Beyoğlu’nun orasında gizli saklı kalmış bir mekan olması ve biraz da insanların konsolosluğun ön kapısından içeri girmeye çekinmeleri salonun boşluğunu bir nebze açıklayabilir. Buna rağmen bu salonda oldukça önemli bir konuk ağırladığımızı söyleyebilirim. Fener Rum Patriği Bartholomeos, Türk Yunan yapımı “Hayal Çetesi” filmini izlemek için gösterimlerimizden birisine geldi. Gerçi ben o sırada orada değildim, aslında festival boyunca oraya hiç gidemedim ama salonda görevli arkadaşların olayı anlatırkenki heyecanları bile görülmeye değerdi. Patrik ve heyetinin görkemli kıyafetleri içerisinde salona girip ön sıraya kurulmaları gözümde canlanır gibi.

Yeri gelmişken söyleyeyim, Sismanoglio Megaro salonu festival sırasında göremediğim tek mekan değildi. Sanırım bir belgesel festivali düzenlemenin en tatsız yanlarından birisi de gösterilen filmlere ve düzenlenen etkinliklere aktif olarak katılamamak. Mesela festival öncesinde üssümüz haline getirdiğimiz, evimiz addettiğimiz Tütün Deposu’na festival sırasında bir kere bile ayak basamadım. Yine de gerçekleşmesi için çok çaba harcadığımız ‘Belgesel Geliştirme Atölyesi’ için Mithat Alam Film Merkezi’ndeydim. Gelişme aşamasındaki belgesel film projelerinin tartışıldığı bu atölyenin, özellikle birlikte üretmek ve üretileni hatta daha da önemlisi üretim sürecini paylaşmak adına çok önemli bir şeyin başlangıcı olduğu görüşündeyim. Sonuç olarak eleştirinin ve fikir yürütmenin amacı bir iş bittikten sonra son sözü söylemek değil, yapılan işe her aşamada bir şeyler katmaya çalışmak olmalı; bu atölye ile amaçladığımız da bunun için uygun ortamı yaratmak.  

Sonuçta günahıyla sevabıyla biz bir belgesel film festivali düzenledik. Şimdi, sadece filmlerle değil, başta Eyal Sivan’ın verdiği sinema dersi olmak üzere, düzenlediğimiz çeşitli etkinliklerle de pek çok insana ulaşmayı, onlarla önem verdiğimiz konuları paylaşmayı başarmış olmanın haklı gururunu ve bir o kadar da yorgunluğunu yaşıyoruz. Daha önümüzde kat etmemiz gereken uzun bir yol olabilir ama bu yolun eğlenceli ve verimli bir yol olduğunu bilmek bizi rahatlatıyor.

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

'Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar