Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


DOCUMENTARIST 2010

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

İstanbul’dan DOCUMENTARIST geçti... Programda 120’den fazla belgesel vardı, ben bunun epey azını biriktirebildim. İşte bir haftalık izleme serüveninden geriye kalan filmler.

Çağdaş Günerbüyük

 

Nerede o anketlerde en çok belgesel izlediğini söyleyenler? Nerede bütün gün belgesel kanallarını kapamayanlar? Nerede doğayı National Geographic’ten, tarihi BBC’den öğrenenler? İstanbul’dan DOCUMENTARIST geçti, hak ettiğinden daha küçük bir ilgiyle… DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri’nin üçüncüsü bugün bitiyor. 120’den fazla film vardı, ben bunun epey azını biriktirebildim:

* Yafa, Portakalın Otomatiği, bir meyveden yola çıkarak, bütün bir bölgenin tarihini, emperyalizmin, siyonizmin, halkların kardeşliğinin nereden nereye geldiğini anlatabilen, yetenekli bir film. Yönetmeni Eyal Sivan da konuşmayı çok seven sevimli bir İsrailli adam, her filminden sonra üşenmedi, seyircilerle uzun uzun sohbet etti. Filmde şu acayip çelişki çok dikkat çekiyor; İsrail devletinin adamları, “Buralar hep çöldü, adam ettik” diye anlatıyor ama Yahudi ve Arap, eskiden beri portakal ticaretiyle uğraşanlara sorunca hep “Birlikte çalışırdık, üretirdik” diye bambaşka bir hikaye anlatıyorlar. Ama devletçiler değil, insanlar, ikisi de 1948’den sonrayı konuşmayı hiç sevmiyor. Hele bir Filistinli amca, neşeyle önceden nasıl birlikte yaşadıklarını anlatırken, ‘48’in daha adı geçti, titremeye başladı. Şöyle dedi: “Unutmak Allahın bir lütfu, ama maalesef ben unutamıyorum.” 

* Benim Sınıfım, Rusya’da, sınıf arkadaşlarının izini süren bir kadının enteresan macerası. Bunlar, 1982’de seçilmiş öğrencilerden oluşan özel bir fizik sınıfıymış, bilim adamı olup ülkelerine hizmet etme ülküsüyle yetişmişler. Ama ne bilim kalmış ne ülke, yarısı yurtdışında, zaten epey teklif almışlar, bilimle hocalıkla uğraşanların bazısı geçinemiyor bile. Hiçbiri komünist değil, seçkin de adamlar, ama hepsi Sovyetleri öyle ya da böyle özlediğini söylüyor. Hele biri, Sovyetler dağıldıktan sonra, ilk teklif gelir gelmez, Amerika’ya gitmiş ama ne hırsla. Sonuç: “Bu ülkeyi batırdılar, Batı iyi durumda diyorlardı, ben de madem öyle gideyim dedim. Beş yıl Amerika’da yaşadım. Yalanmış. Geri döndüm.”

* Ion B.’nin Gözünden Dünya, çok komik bir film. Romanyalı bir galerici, sokakta yaşayıp kolajlar yapan bir adamı keşfediyor, sonra da onu sanatçı yapıyor. Biri de bunun filmini çekiyor. Ama film şöyle, sergiyi açan galerici, gezenlere diyor ki, “Bu adam sergi açmış bir sanatçı”. E sen açtın? Kolaj dediği de ne, dergilerden kestiği resimlerin ilkokul seviyesinde üst üste yapıştırılması. Çavuşesku’nun kafasını akıl hastasına koyuyor, galerici coşuyor “Oo, ne biçim imge”. Diyorlar ki “Romanya’nın en önemli sanatçılarından biri”, bekledik bekledik; başka sergi mi açmış, bir yerde hakkında yazı mı çıkmış, işini çok pahalıya mı satmış? Yok. Çağdaş sanatı durduk yere aşağılamak istemem ama, böyle antikomünistlik çok şapşalca.

* Petrol Taşları: Denizin Üzerindeki Şehir, Hazar petrolleri diye duyduğumuz yerin çok acayip bir fotoğrafını çekiyor. Hazar denizinin üstüne, Stalin döneminde yapılan, Azerilerin “Neft Daşları” (Neft, yani petrol, bizim Fransızcadan aldığımızı, onlar Farsça’dan almış) dediği denizin üstündeki şehir, bütün görkemiyle duruyor. Altmışıncı yılını yeni kutladıkları yerde, 180 kilometrelik köprüler döşemişler, her hava koşulunda ulaşılabilsin diye. Ulaştıkları yerde de yatakhaneler, tiyatrolar, hatta limonata fabrikası bile var, hepsi Hazar’ın üstündeki çelik ayaklı platformda. Denizin ortasında bir işçi kenti. Şu anda bile 2 bin 500 kişi yaşıyormuş, paslanmış görüntüsüne rağmen. Tabii Neft Daşları’nı işçilerden, oranın üreticisi ve bir zamanlar sahibi olanlardan dinlemek, en güzeli. 

* Kayıplarımız, Arjantin cuntası döneminden bir tarih belgesi. Bize hem benziyor, hem benzemiyor. 1976’daki cunta, 30 bin kişiyi alıp yargılamadan işkenceyle öldürmüş. Çoğunun cesedi bile ortada yok. Bir kuşağı tamamen yok etmeye girişmişler ama mücadele, bizden farklı olarak hesabını sormaya başlamış. Cuntacılar mahkum edilmiş, sonra yeniden af çıkmış, af kararı bozulmuş, onun macerası sürüyor ama Olimpo Garajı mesela, “Buralarda şöyle işkence yapılırdı” diye gezdirilen bir yere dönüştürülmüş. Filmi yapan adam bayağı Amerikanlaşmış bir Arjantinli, genelde çocukları cuntanın mağduru olan burjuvalarla konuşmuş, onların hikayesini anlatmış. Biraz da sevimsiz bir adam, çakma Michael Moore, işte belgeselin böyle öznel bir kusuru olabiliyor.

* Açılış filmi ile kapatalım. Hayırsızada, bizdeki adı, orijinal adı biraz daha sert. 15 dakikalık kısa film, Cannes’da en iyi kısa film ödülünü aldı, Ermeni kökenli Fransız Yönetmen Serge Avedikian’ın filmi. Böylece burada da gösterilmiş oldu. Sadece kısa değil, gayet sade, suluboya gibi yapılmış, diyalogsuz, müzikli animasyon filmi. Tarihe dair bir söz söylüyor, anlamını da oradan alıyor. 1910’da Hayırsızada’ya götürülüp ölüme terk edilen İstanbul’un 30 bin sokak köpeğinin öyküsü, tarihteki köpeklere küçük bir hatırlatma sadece. Hani, bizim O… Çocukları filmi gibi. Yoksa soykırım ya da Ermeniler demiyor bile. Ama o kadar sert ki, seyirciyi bir durup tarih üstüne bildiklerini yeniden gözden geçirmeye çağırıyor. İyi de yapıyor.

Not: Bu yazı Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

'Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar