Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


Berlinale 2010

‘Bal'a giden 'Yol'

Türkiye sineması, Berlin’de aldığı Altın Ayı’yla uluslararası alandaki varlığını bir kez daha taçlandırmış oldu. Ama bu yolun taşları kolay döşenmedi.

Necati Sönmez

 

Berlinale'de Bal'ın Altın Ayı’yı kazanması üzerine devlet katından kutlama mesajları yağmasına, bu başarıdan milli bir gurur payı çıkarılmasına bakmayın... Türkiye’nin dünyadaki büyük film festivalleri ile ilişkisi, hayli gerilimli bir geçmişe sahip aslında. Festivallerle yıldızı barışana kadar, devletimiz az çektirmedi bugünkü başarının yolunu açan sinemacılara. Düşünün ki, Misak-ı Milli sınırlarını aşıp da uluslararası arenada varlık gösteren ilk filmimiz Susuz Yaz (1964), bu başarıyı saçma sapan bir sansür engeline rağmen elde etmiştir.

Necati Cumalı’nın kişisel gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı toplumsal bir öyküden Metin Erksan tarafından çekilen filmin, “Türkiye’yi kötü gösterdiği” gerekçesiyle yurtdışına çıkışı yasaklanmış, buna rağmen Susuz Yaz'ın kopyası kaçak yoldan Berlin’e ulaşarak festivalde yarışmış ve bilindiği gibi Altın Ayı ödülünü kazanmıştı. Film ekibinin memlekette kahramanlar gibi karşılandığı, hatta Kültür Bakanlığı’nın bir kutlama kokteyli bile tertiplediği söylenir. Devletimiz dün ‘kaka’ saydığı filmi, ertesi gün ödül alınca bağrına basmakta beis görmemiştir kısacası.

Gelgelelim, Yaklaşık 20 yıl sonra aynı festivalde Pehlivan (1985) filmiyle En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Tarık Akan o kadar şanslı olamamış, pasaport verilmediği için ödülünü almaya gidememişti. Yılmaz Güney’in başına gelenlerse hepimizin malumu. Cannes’a katıldığında kendisi sürgün, filmi de ‘kaçak’ konumundaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin gazabından korkulduğu için, gizli bir yerde sıkı koruma altında tutulan tek festival konuğuydu, Güney. Yol (1982) ile kazandığı Altın Palmiye ödülünü Costa Gavras’la birlikte havaya kaldırırken, Türkiye’deki cunta yönetimi onun bütün filmlerinin kopyalarını imha etmek üzere toplatmakla meşguldü.

Türkiye, festivalden sonra Fransa’ya resmen başvurarak Yılmaz Güney’in teslimini istemeyi ihmal etmedi. İsteği geri çevrilince, Cannes’ın ardından yönetmenin resmi davetli olarak gittiği Yunanistan’a başvurdu, ardından nota çekti. Güney’i yeniden içeri tıkmak ve yazdığı yazılardan ötürü toplam 100 yılı bulan hapis istemiyle yargılamak için sıkı çalışıyor, amansız bir takip yürütüyordu anlayacağınız.

Yeri gelmişken, bu gayretkeşlikte devletin yalnız olmadığını hatırlatmakta fayda var. Saldırgan haberleri ve köşe yazarları ile medya da boş durmuyordu. Ahmet Kahraman, “Yılmaz Güney Efsanesi” adlı kitabında buna bir kaç çarpıcı örnek veriyor: Mehmet Barlas, “Acaba Güney, olağanüstü koşullar dışında da ‘Yol’ yapıtı ile ödül kazanabilir miydi?” diye sorarak yönetmenin bu ödülü neredeyse cuntaya borçlu olduğunu ima ediyor, örneğin. Bugünün ‘özgürlükçü’ yazarı Nazlı Ilıcak, Güney’i “dışarıda Türk düşmanlarıyla işbirliği yapmakla” suçluyor, onu teslim etmediği için Fransız hükümetine verip veriştiriyor, vs.

Demek ki neymiş: Türkiye sinemasının uluslararası alanda yarattığı ilk büyük yankılar, devletçe önüne konan yasakları çiğneme cesareti göstermesi, bir anlamda sivil itaatsizliği sayesinde olmuştur. Bugün geldiği aşamayı da, elbette bu ilk yankılara borçluyuz... Sinemacılar yasaklara boyun eğseydi, bu yıla kadar ne bir Altın Ayı’mız, ne bir Altın Palmiye’miz, ne de “Yol”un ve Yılmaz Güney’in şahsında Türkiye sinemasının dünyada bu kadar saygınlığı olurdu.

Maneviyat sineması mı?

Bora AltaşGelelim son Altın Ayı’ya... Semih Kaplanoğlu’nun Bal'la elde ettiği başarı, ilk filmlerini 90’lı yılların sonunda çeken yönetmenler kuşağının kat ettiği muazzam yolda yeni bir kilometre taşı olarak anılacak. Öyle bir kuşak ki, son on yılda yarattıkları etki, ulusal sinemanın 80 yıla yayılan etkisinden daha fazla. Tüm zamanların en iyi 10 yerli filmi gibi anketler yapıldığında, listedeki filmlerden en az 5-6 tanesinin bu kuşaktan -ya da arkasından gelen gençlerden- çıkması boşuna değil.

Sansür ve yasaklarla değil, ama yapım olanaksızlıkları ile pişen, zor şartlarda kendi yağıyla kavrulmayı başaran bir kuşak bu... (Neyse ki devlet, vatandaşlarının yaptığı filmlerden korkmuyor artık. Galiba filmler de korkutucu olmaktan çıkıyor gitgide!) Dolayısıyla, Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Uzak'la aldığı Büyük Ödül ve Üç Maymun'la kazandığı En İyi Yönetmen ödüllerine Altın Ayı’nın da eklenmesi, bu kuşağın başarısının da taçlandırılması anlamına geliyor.

Bal bir çocuğun büyüme sancılarını, güçlü bir bağla bağlandığı babasıyla ve içinde büyüdüğü doğayla ilişkisi üzerinden anlatıyor. Bu sancılara da bakir bir ormanın hem ürküten hem de güven veren sessizliği eşlik ediyor. Her şeyden önce, Semih Kaplanoğlu’nun set kurmak için eşsiz mekanlar bulma konusundaki becerisinin bir başka örneği, Bal. Gerçekten de filmin gizli karakteri gibi duran Hemşin’in doğasından daha iyi bir yer bulunamazdı böyle bir hikaye için. Bir çocuğun iç dünyasındaki çalkantıların usulca sahile vurduğu böylesi bir anlatıma ruhunu veren esas unsur mekan, diyebilirim; “ruh” sözcüğünü kullanmaktan çekinmesem...

Doğrusu çekiniyorum, çünkü yönetmenin söyleşilerinde her fırsatta lafı çevirip ‘maneviyat’a getirmesi, modernizmin krizinden girip fıtrattan çıkması, filmleri için bir reçeteye dönüşecek ve onların önüne geçecek diye endişe ediyorum. İrrasyonalizmi böylesine yücelten bir bakış, neyse ki Kaplanoğlu’nun filmlerine egemen bir bakış değil. Elbette dünyayı algılama biçiminize bağlı olarak örneğin, yönetmenin bir söyleşide yaptığı gibi, “ev”i sinematografik düzlemde “kâbe”yle eşleştirebilir, herhangi bir filmi oradan da okuyabilirsiniz. Nitekim Bal'ı bu minvalde deşifre edip ‘rüya sineması’ adıyla teorileştirilmeye çalışılan anlayışın içine kısa yoldan dahil etmeye çalışanlar çıkacaktır. Öykünün kutsal metinlere göndermede bulunması, rüyalardan söz edilmesi veya bir yerde Miraç Kandili’nin anılması bir filmi ‘ruhani’ kılmaya yeterli midir bilmiyorum, ama herkes meşrebine göre filmden istediği anlamı bulup çıkarmakta özgür... Yeter ki, baba-oğul ilişkisine şiirsel bir cepheden yaklaşan bir öyküyü, ilahiyat alanına girmeden okuma hakkı seyirciden esirgenmesin! Yoksa bir zamanlar Tarkovski’ye giydirilmeye çalışılan maneviyat kılıfı gibi, bu giysi de Bal'a dar gelecektir.

Berlin dışında Bal'ı henüz kimse izlemedi. O nedenle filmin içeriğini bir kenara bırakıp şu kadarına değinmekle yetineceğim: Sadelik (yönetmenin değişiyle ‘eksiltme’) aşırıya kaçtığında bazen biçimsel bir zorlamaya dönüşebiliyor ve Berlin’de kimi eleştirmenlerin dile getirdiği gibi, insanı mannerist bir noktaya savurabiliyor. Süt'e göre daha az zorlayıcı olmakla birlikte, seyircisinden epeyce sabır talep eden Bal'ın tek sorunu bana göre bu: Abartılı doğallığın gelip de yapaylık sınırına dayanması.


Berlinale 2010 izlenimleri için ayrıca bkz. Bianet

(Bu yazı "Ekmek ve Özgürlük" dergisinin Mart 2010 sayısında yayınlanmıştır.)

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

‘Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010

Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar