Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


Ziyaretçiler

Dört duvar arasında, vizyonda!

Hapishanedeki yakınlarını ziyaret etmek üzere her haftasonu New York’tan yola çıkan bir otobüs dolusu kadının mücadelesini anlatan Ziyaretçiler, geçen aylarda ABD’deki hapishaneleri dolaşarak mahkumlara gösterildi. Filmin yönetmeni bu ilginç deneyime ilişkin gözlemlerini aktarıyor.

Melis Birder

 

10 yıl önce New York'ta hapishane otobüsüne ilk kez ziyaretçi olarak bindiğimde, bir gün bu hapishane otobüsü ile ilgili bir belgesel yapacağımı ve bu belgeselin New York hapishanelerinde gösterilecegini söyleseler, “Bu Amerikan rüyasından bile daha uçuk bir rüya” deyip geçerdim herhalde. Aslında ABD'ye 1994 yılında gittiğim ve belgesel sinema ile içli dışlı olmaya başladığım zamanki gizli idealim, yapacağım filmlerin “getto”larda seyredilmesi idi. Ama hapishanelerde gösterilmesini düşleyecek kadar yaratıcı değildim. 

ABD'de “3P'ler” diye bir laf var: Plantations, Projects and Prisons. Her üç erkek zenciden birinin yolunun mutlaka hapishaneden geçtigi Ziyaretçilergerçeğini göz önüne alırsak, onların Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tarihini kabaca özetleyen bir formül bu. Pamuk tarlaları gettoya dönüşüyor,  gettolar ise hapishanelere. Demek “getto idealim” de benim haberim olmadan benzer bir dönüşüme tabi olmuş, diye düşünüyordum Denise ile 57’nci sokakla Broadway'in köşesinde buluşacağım yere yürürken. Denise, Ziyaretçiler'in (The Visitors, 2009) baş karakteri ve her gösterimin sonundaki soru cevap kısmında birlikte seyircinin karşısına geçiyoruz.

Seyircimizin mahkumlar olduğu ilk gösterimi geçen Mayıs ayında New York Staten Island'daki Arthur Kill Hapishanesinde "Lifers and Long Timers" (Müebbet Hapis Mahkumları) grubuna yapmıştık. Yıllardır hapis yatan ve coğunun önünde daha bir ömür boyu hapis bulunan bu 30 adamla birlikte, müebbet gerçekliğinin yarattığı buz gibi bir sessizlik eşliğinde izlemiştik Ziyaretçiler'i. Ama soru-cevap kısmı öyle duygusal geçmişti ki, film hakkında ve dolayısıyla kendi ilişkileri hakkında konuşurken bu ağır suçlu adamların kalplerinin ta derinlerinden gelen yorumlar ve hatta bazılarının gözlerinden akan yaşlar hepimizin içini ısıtmıştı. Daha sonra aynı hapishanede psikolojik danışman olarak calışan Ms. Jolly bana yazdığı mektupta, “Hapiste öyle pozitif bir hava var ki adamlar film hakkında konuşmadan duramıyorlar” demişti. Bu gösterime önayak olan ve 1984 yılından beri içeride yatan Siddiq Najee'nın kısıtlı imkanlarıyla hazırladığı, içinde film hakkında yorumlar ile mahkumların yazdıkları şiirlerin bulunduğu kitapçığı postadan aldığımda ise bu kez ben gözyaşlarımı tutamamıştım. Bir mahkum “Bence bu film Amerika'daki bütün mahkumlar tarafından görülmeli. Sevdiklerimizin dışarıda ne gibi bir mücadele içinde olduğunu bu kadar derinlemesine bilmemiz başka türlü mümkün değil, ki bilmememiz durumu daha da trajik kılıyor,” diye yazmıştı.

ABD dünyada en çok mahkum barındıran ülke. Çin ve Rusya'nın bile önünde. Dünya nüfusunun yüzde beşine sahip, fakat dünya mahkumlarının yüzde 25’i ABD'de. 1965 yılında hapishane nüfusu 300 bin iken bugün 2.5 milyon. 30 kişi ile yola çıktığımızı düşünürsek 2.5 milyon mahkuma ulaşmak bir ömür alabilir.

Dünyanın en içten seyircisi: Mahkumlar

Denise ve ben heyecanlıyız. Birazdan Gordon Brown bizi arabasıyla almaya gelecek ve gösterim yapacağımız iki hapishaneye doğru yola çıkacağız. Gordon Brown Ziyaretçiler'i ilk kez 2008 yılında Columbia Hukuk Fakültesi’nde ‘kaba kurgu’ gösterimi sırasında görmüş, Eylül 2009'da bana bir email çekerek filmi gönüllü olarak calıştığı Eastern ve Woodbourne Hapishanelerinde göstermek istediğini söylemiş, gerekli izinleri almamız ise tam 5 ay sürmüştü. (Hapishane bürokrasisinin işleyiş hızıyla ölçüldüğünde bu aslında çok da kısa bir süre sayılır.) Yaklaşık 4 saat süren araba yolculuğu süresince üçümüz de birbirimize hapis anılarımızı anlatma fırsatı buluyoruz. Gordon Brown, Exodus grubunun şemsiyesi altında hapishanelerde gönüllü olarak calışıyor. Exodus, uzun yıllar içeride yatan Edwin Müller tarafından kurulmuş ve belli bir dine bağlı olmadan mahkumların manevi ve entelektüel gelişmesini amaçlayan bir grup. 70'lerin sonunda hızla artan mahkum nüfusuyla ters orantılı biçimde bir çok eğitici programın hapishane gündeminden kaldırıldığı ve eğitimden çok cezaya yönelik politikaların arttığı bu son 30 yılda, bu grubun hizmet verdiği şanslı hapishanelerden Eastern ve Woodbourne. Exodus'a katılmak isteyenler öncelikle bir kontrat imzalıyor. Bu kontratta her mahkum ulaşmak istediği amaçları, bu amaçlar için kullanmayı öngördüğü metodları ve yapması gereken fedakarlıkları yazıyor. Exodus öğretmenleri ise bu kontratı gerceğe dönüştürmek için mahkumlara rehber oluyorlar. Gordon Brown “Entelektüel olarak en doyurucu muhabbetleri mahkumlarla yaptığını ve bu yüzden de her cumartesiyi iple çektiğini” söylerken Woodbourne hapishanesinin kırmızı taştan hantal binası uzaktan gözüküyor.

Dokuz yıllık ABD hapishane ziyaretçisi deneyimimde gardiyanların çoğunun ziyaretçilere suçlu muamelesi yaptığını, belgeselde de emekli bir gardiyanın söylediği gibi “Ziyaretçiler bizim için bir başka düşmandır” gerçeginin abartı olmadığını bir kez daha düşünüyorum, aşağılayıcı bir tonla “Film mi göstermeye geldiniz?” diyen gardiyanın soluk gözlerine bakarken. Haksızlık olmasın, bu süre içinde çok iyi gardiyanlarla da karşılaştım, fakat ABD hapishaneleri bugün içeriye düşeni eğitmek, rehabilite etmek ve topluma tekrar kazandırmak amacından çok uzak bir kara kutu olduğundan bize her seferinde biraz da deli gözüyle bakıyorlar.

ZiyaretçilerUzun güvenlik işlerimden geçtikten sonra gösterimin yapılacağı salona vardığımızda mahkumlar hazır. Hepsi teker teker elimizi sıkıyor. Mahkumlar kadar kibar, içten ve heyecanlı seyirci ben bugüne kadar hiçbir sinema salonunda görmedim. Kendimi öyle şanslı hissediyorum ki... Denise kendini, filmin karakteri olarak değil de “yönetmenin yardımcısı Kathy” olarak tanıtıyor. Bunun nedeni, seyircinin kendisinin orada olduğunu önceden bilmesini istememesi. Ben önce Denise'in bu fikrine karşı çıkmıştım, ama “Bu film sadece benim hakkımda değil. Seyircilerin sanki öyleymiş gibi bir önyargıyla ve sadece bana odaklanarak filmi izlemesini istemiyorum,” demekte ısrar etmesine sonradan hak verdim. Bir mahkum “33 yıldır beni ziyarete gelen kızım filmi New York'da izlemiş. Şimdi ben izleyeceğim için çok mutluyum” diyor. Ben ise DVD'den gösterilecek filmin takılmaması için içimden dua etmekteyim. Salonu tam karartmamız yasak. Hava hala aydınlık olduğundan, renkleri soluk olarak Ziyaretçiler’i seyretmeye başlıyoruz. Ben kimseye belli etmeden mahkumların yüzlerine göz atıyorum arada. Film boyunca kimisi “olamaz” gibilerinden başını sallıyor, kimi hüzünlü, kiminin ise ne düşündügünü kestirebilmek çok zor. Denise'in kocası Hakim'den o dışarı çıktıktan 6 ay sonra ayrıldığını bildiren yazının belirmesi üzerine herkesin hep bir ağızdan "Aah!" çekmesi ile film gösterimi sona eriyor. 

“İnsan olduğumuzu hatırladık”

Bir mahkum Denise'in aşkından ve aşk adına verdiği mücadeleden öyle etkilenmiş ki "Sen benim ablam, kızkardeşim, annem ve karımsın. Seni seviyorum Denise!" diye söze başlıyor ve devam ediyor: “Sevdiklerimizin bizim için yaptiği fedakarlıkları biliyorduk ama içerideyken bu gerçeği derinden hissetmek hatta bununla yüzleşmek çok zor bizim için. Bize duydukları sevgi ve inanç adına onların neler yaşadığı gerçeğiyle yüzlesmemiz acı olsa da aslında bu filmle insan olduğumuzu hatırladık.”

Gordon Brown'un favori ögrencilerinden olduğunu sonradan ögrendiğim bir diğer mahkum ise “Ben filmdeki o Latin annenin 16 yaşında içeri giren oğluyum. 16 yaşından beri yatan yüzlerce mahkumdan biriyim işte. Bugün 36 yaşındayım ve hayatımın en zor anını geçen Ekim ayında her haftasonu beni ziyarete gelen anneme şartlı tahliye kurulundan geçemediğimi haber vermek zorunda olduğum zaman yaşadım” diyor. Bir diğer mahkum ise sesi titreyerek, “Ben gerçekten çok bencil bir heriftim. Karım beni terk etti ve ben ona hep kin besledim. Ama artık onun yaşadıklarını biliyorum. Buradan hücreme döndüğümde elime kağıt kalemi alıp ondan özür dileyeceğim” diyordu.

Ziyaretçiler'in mahkumlar arasında böyle bir etki yaratabileceğini doğrusu hiç düşünmemiştim. Filme kendimce bir misyon yüklediysem, bu ziyaretçiler için şartların iyileştirilmesi adına idi. Filmin içeridekiler açısından bir tür bilinç tazeleme görevi üstlenmesi benim için büyük sürpriz.

Belgesel sinema fonlarına başvururken beni en çok zorlayan şey "filmin amacı"nı anlatmak zorunda olduğum bölümdür, çünkü sosyal veya politik bir amaç güderek belgesel çekmeye başlamak bence yönetmeni kısıtlayan bir durum. Film mesaj verme yükünden ne kadar uzaklaşır, insan hikayelerinin gerçekliğine ne kadar yakın olursa o kadar güclü oluyor. Bunu da başarmak kolay değil. Çok ince bir denge, ustalık ve cesaret gerektiriyor. Sonuçta her güçlü filmin verdiği  güçlü bir mesaj var, ama ben bu mesajı vereceğim diye filme başlayınca olmuyor. Oluyor da, sanki yarım oluyor. Ve Ziyaretciler bir çok tesadüf eseri böyle bir misyonun içinde buldu kendini. Bu açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum, çünkü benim için böylesi çok daha hayata yakın, dolayısıyla mücadele etme motivasyonumu arttıran bir durum. Bugüne kadar dört hapishanede toplam 250 mahkum gördü filmi. Bu sayının, iki buçuk milyonun yüz binde biri olduğunu düşünürsek bu motivasyona gerçekten ihtiyacım var.

Ve işte bugün elime geçen, Fishkill Hapishanesi’nde gösterim yaptığımız Karayipli Afrikalılar Birliği’nin yazdığı mektup, bazı mahkumların Oprah Winfrey'e yazdıklarını, beni ve Denise'i programına çıkarmasını önerdiklerini söylüyor. Kimbilir belki 2.5 milyona ulaşma rüyamız o zaman gerçek olur!

(Film hakkında daha fazla bilgi için www.visitorsdocumentary.com)

23 Mart 2010

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

'Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

Yılmaz Güney: Bir güzel ağabeyimiz

Metin Çulhaoğlu ve severlerini kızdırmak pahasına

Portakal ağacı ve ışığa uçan pervane

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010

Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar