TUR
Yılmaz Güney: Bir güzel ağabeyimiz

“Sinema yolculuğumda, O olsaydı meseleye neresinden bakardı diye düşünmeden başladığım hiç bir iş yoktur. Bu da bir tür sakınma yöntemidir, yaşatma yöntemidir. En azından, böyle bir öğretmen elinde hayali bir cetvelle, her an omzunuza dokunabilecekmiş gibi hissederek tasarlanan bir yolculuk, sizi bir çok derbederlikten alıkoyar.”

Sırrı Süreyya Önder

DOCUMENTARIST - Hangi İnsan Hakları? etkinliği, 17 Aralık 2009'da Yılmaz Güney’i anma gecesiyle sona erdi. O akşam muhtemelen tarihinin en kalabalık 'ayin'lerinden birine sahne olan Dutch Chapel'de, Duvarın Etrafında belgeselinin gösterimi öncesinde Sırrı Süreyya Önder’in yaptığı konuşmanın metnini sunuyoruz:

Türk sinemasının ortak bir aklı, ortak bir hafızası yoktur, hiç bir ülke sinemasını etkilememiştir. Bu anlamda, böyle bir kıraçlığın ve tek tipliliğin içinde, bir tek istisna vardır: Yılmaz Güney. Böyle bir şeyi, duygusallıktan arındırarak, objektif bir gözle anlatmak isterdim gerçekten. En azından belli bir yere kadar böyle devam etmeye çalışacağım ki şimdi yaptığım, duygusallıktan uzak bir tespittir.

BELGESEL GAZETE:

Portakal ağacı ve ışığa uçan pervane

Metin Çulhaoğlu ve severlerini kızdırmak pahasına

Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için!

Sahi, "Hangi İnsan Hakları?"

"12. kez 1001"den notlar

Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı

Görüntüyü baş tacı eden festival

Muhalif olmanın hafifliği

"Gerçeği söylemek gerekirse!"

Tüm yazılar için >>>

BÜLTENLER:

Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009

Kimilerinin modern politik sinema dediği akımın, Brezilyalı Rocha ile birlikte kurucusudur Yılmaz Güney. Yılmaz Güney’e adanan onlarca film bulunmaktadır ve O’nun rahle-i tedrisine diz çökmeden, O’nunla karşı karşıya gelmeden, kendisini O’nun öğrencisi sayan yüzlerce sinemacı vardır. Böyle bir güzel ağabeyimizden bahsediyoruz.

Aşağı yukarı bütün Anadolu coğrafyasında, ‘zilli kurt’ denen bir efsane vardır. Bu zilli kurdun değişik versiyonalarını nüanslarla heryerde duyarsınız. Şöyle bir şeydir:

Şimdilerde kalmadı, ama eskiden, kışın, kurtlar köye inerler, aç kalınca sürülere dadanırlardı. Kimi kurtlar ölçüyü kaçırır ve yediğini yer yemediğini de parçalar giderlerdi. Köylü işte burada ilginç bir intikam alırdı. Genelde o kurdun izi sürülür ve köylüler onu yakalarlardı. Yani öldürmezler yakalarlardı! Zor ve zahmetli bir iştir bir kurdu yakalamak ve uzun sürer, meşakkatlidir. Buna rağmen, köylüler organize olurlar, sürek avı gibi o kurdu yakalarlar, boynuna bir çan bağlarlar ve salarlardı geri. İntikam biçimleri buydu. O kurt bundan böyle nereye yönelirse, sesi kendisinden önce gider, köpekler havlamaya başlar, bekçi silahını doğrultur, köylü tedbirini alır, hayvan kaçar… O kurt açlıktan bir gün bitap düşer boynundaki o zil yüzünden ve diğer kurtlara yem olur. Bu çok zalimce bir intikam biçimidir Anadolu’nun. Katırdan sonra icat edilmiş en zalim uygulama gibi gelir bana.

Hiç kimsenin sürüsüne dadanmamıştır bu ülkenin aydını, namuslusu, bu ülkenin derdini dert eden sanatçıları. Buna rağmen bu ülkede egemenler, yüzlerce yıldır, aydınına, ülkesini dert edene, mazlumun yanında durana, bu zilli kurt operasyonunu uygulamıştır. Bir sürü aydın, sürgünlerde, hapislerde, yoklukla, hastalıkla pençeleşerek hayata veda etmek zorunda kalmıştır. Bunlardan birisinden, böyle bir güzel abiden bahsediyoruz, Yılmaz Güney’den. Hukukun en zorlama yollarıyla bile muhatap kalamayacağı yollara muhatap kalmış, hukuk demeden cezaları çekmiş birinden bahsediyoruz. Hukukta şöyle bir de ilke vardır: Bir mahkum cezasının sonuna geldiğinde, yeni bir yasa ile ceza geriye yürütülemez. Bunun sadece bir istisnası vardır: Yasa, ancak sanığın lehine ise, sanık bundan istifade edecek ise geriye doğru yürütülür. Mesela bugün sigara içmek yasaklandı, 62 lira para cezası var; ama geçmişte içtiğimiz sigaralar için bize ceza kesilemez. Bu kadar garip bir uygulamayla Yılmaz Güney tekrar yüzlerce yıllık hapis tehditi altında kalınca, yurdunu terketmek zorunda kaldı.

Umut filmi, bir insan Türk sinemasına hangi pencereden bakarsa baksın, dünüp dolaşıp geleceği yerdir, çünkü Türk sinemasının yapı taşıdır. Türk sinemasını bir çok yönden tasnif edebiliriz, ama en tartışılamayacak tasnif Umut’tan önce ve Umut’tan sonradır. Umut’tan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmamıştır artık Türk sinemasında. Umut, yepyeni bir çığır açmış, ilk defa yoksulu yoksul gibi resmetmiştir. Kendisi Umut filmi için “Umut umudun filmi değildir” der, “bir bekleyişin filmidir”. Umut, bu içi boş anlamıyla bize hiç bir şey ifade etmez, sadece halkı etkilemenin en etkili yollarından birisi olarak yıllarca nakşedilmiştir. “Ben burada bir yoksulun hayat karşısındaki bekleyişini anlattım” der, Yılmaz Güney. Ömer Lütfi Akad da aslına bunun altını çizmiştir; Yılmaz Güney’den sonra çizmiştir. O’nun ustasıdır. Ama meseleye devrimci bir ruhla bakan herkes bilir kim kimin ustası kim kimin öğrencisi… Bu zaman içinde değişken bir şeydir: Öğretmen öğrenci olmayı dert etmez, yüksünmez; öğrenci, öğretmen olduğu zaman ‘oldum’ demez. Böyle bir karşılıklı yer değiştirme ile giden diyalektik bir süreçtir bu. Ömer Lütfi Akad, Yılmaz Güney’in bu tespitine atfen şunu söylemiştir: “Ben marazi bir hastalığı gösteririm. Devrimci sinema yol göstermez,” der, “düşündürtür. Ben hastalığı işaret ederim, oradaki maraziliğin altını çizerim.” Yılmaz Güney’in tarifiyle; “Bir gün, iki gün, üç gün, dört gün düşünse kafi. Ondan sonra ben de yokum, sanatım da, sinemam da,”  der. Sürgit bu hali de çok patalojik bulur. “Ama zihinsel altyapıya biz bir şey yerleştiririz bununla. Yani artık o beyin o filmi düşünmeye devam etmese bile, orada anlatılan öyküyle, orada resmedilen şeyle ilgili, izleyici, yeni bir zihinsel altyapı inşa eder ya da o altyapıya yeni bir taş eklemişizdir” der. Kendi sinemasını biraz böyle tarif eder.

Yıllarca, egemenlerin,  bizim coğrafyamızda da dünyanın her yerinde de, yaptıkları bir diğer imha politikası da unutmaya mahkum etmek, unutturmaktır. Toplumsal bellek onların çeşitli aygıtlarıyla sürekli başka türlü bir bombardımana tabi tutularak, birincisi, üzeri küllenir. Bundan daha şerefsiz bir yöntem daha vardır: Yeni bir portre çizerler. Egemenlerin çarkına her alanda çomak sokan insanın hayatındaki bir kaç gri noktayı alıp o gri noktaları, o yaşantının bütünüymüş gibi anlatırlar. Bundan bu ülkede en çok düçar olan insanlardan birisidir Yılmaz Güney. Böyle bir abiden bahsediyoruz. Unutturmak ve tahrif etmek bahsinde Yılmaz Güney’e söylenmedik söz kalmadı. Bugün, bu ülkede, neredeyse onlarca sinema eğitimi veren okulumuz var ama Yılmaz Güney üzerine yazılmış tez sayısı, başka ülke sinemacılarının O’na armağan ettiği filmlerden daha azdır. Böyle bir yoketme, unutma, unutturma operasyonuna maruz kalmıştır. Ben kendi adıma, siyaseten yoldaşım, mesleki olarak da ustam ve hocam kabul ettim Yılmaz Güney’i. Hayatımızda karşı karşıya gelmedik ama O’nun yattığı cezaevlerinin -İmralı hariç- neredeyse hepsinde yattım; O’nunla cezaevinde yatan insanlarla görüştüm, tanıştım; O’nunla çalışan insanlarla daha sonra çalıştım. Fakat hep, bugün olsaydı ne yapardı, nasıl anlatırdı diye düşünüyorum. Bu, bir körükörüne tapınma ya da fetişleştirme değildir. El yordamıyla çizilen, türlü yoksunluklar içinde oluşturulan ve kanı-canı pahasına vücut bulan bir sinema yolculuğu varsa; siz buna sırtınızı dönemezsiniz. En azından bu sırt dönme, iki şeye delalet eder: Ya ahmaksınızdır ya da mazlumların yanında kaleminizi ve kameranızı kullanmayı tercih etmiyorsunuzdur. Şükür böyle bir kutsal mekanda, bu ikisi de olmadığımı söyleyebilirim. Onun için, sinema yolculuğumda, O olsaydı meseleye neresinden bakardı diye düşünmeden başladığım hiç bir iş yoktur. Bu da bir tür sakınma yöntemidir, yaşatma yöntemidir. En azından, böyle bir öğretmen elinde hayali bir cetvelle, her an omzunuza dokunabilecekmiş gibi hissederek tasarlanan bir yolculuk, sizi bir çok derbederlikten alıkoyar.

Biraz sonra izeyeceğimiz film, Duvar filminin kamera arkasını ya da -ben başka bir deyim söyleyeceğim- çilesini anlatır. Şimdilerde DVD alan arkadaşlar, özel seçenekler linkini tıkladıklarında kamera arkası çıkar. Genellikle de eğlencelidir orası, tüm yorgunluğuna ve meşakkatine rağmen. Fakat bu filmin kamera arkası, bu ülkede bir insana reva görülen haksız zulmün canlı bir özetidir. Neredeyse, filmi kadar kıymetlidir. Hatta, kendisi artık aramızda olmadığı için, filminden bile bu anlamda daha kıymetlidir. Orada, benim içimi yakan bir tek sahne var: Gençlere lümpenliğe dair ettiği nasihatların olduğu sahne, düzen sizi nerelere çekmek ister, buna karşı şu şu refleksleri geliştirmezseniz sizi neler bekler bahisli bir konuşmanın geçtiği sahne. Onu daha bir can kulağıyla dinlemenizi öneririm. Bu aynı zamanda, O’nu, “lümpen eğilimleri de vardı” gibi sığ bir şekilde değerlendiren insanlara karşı çok önemli bir cevaptır. Filmde anlatılan hikaye - sanırım izlemişsinizdir Duvar’ı, izlemediyseniz de mutlaka izleyin… Bu ülkede, büyük bir hayasızlıkla, bu film vizyona girdiğinde çok sert olmakla suçlandı. Sinema adına kurulmayacak tek cümleydi bu ve sinemacılar kurdular bu cümleyi. Bu, dünyanın en aşağılık yaklaşımıdır. Hiç kimse, orada anlatılanlarla ilgili bir tek soru sormaya cesaret edemedi. En aşağısının zekası Yılmaz Güney kadardı, daha seçkin eğitim almışlardı, daha iyi beslenmişlerdi... Buna aklı ermeyecek insanlar değillerdi, ancak kimse bu soruyu sormadı. Bu ülkenin cezaevleri, ne yazık ki, burada resmedilen durum gibi. İyi kötü 7-8 sene bütün hapishanelerinde yattım aşağı yukarı: Rahatında, kötüsünde, iyisinde, askerisinde, sivilinde… Bu cümleyi etmeye mezun görüyorum kendimi. Buradakilere rahmet okutacak binlerce uygulamaya evsahipliği yapmış bir mekanı nasıl anlatmaya çalışmış, bunu yaparken, o oyunculara orayı tarif ederken nasıl bir ruh haline bürünmüş ve yüzündeki o acı, o ironik gülümseme nasıl hiç kaybolmamış bunları izleyeceğiz bu filmde.

Son olarak bir şey söyleyeyim. Bir kız çocuğu babasıyım. Bir Yılmaz Güney filmi izlememiş hiç kimse kapıma gelemez, kızınla evleneceğim diye. Çünkü insanlık dersleriyle doludur filmleri. Bence, filmlerini yeniden edinmek, yeniden bir başka gözle izlemek, sonsuz bir zenginlik. Bu zenginlikten kendimizi mahrum bırakmayalım. 

17.12.2009 / Dutch Chapel

(Söyleşiyi kaydedip çözümleyen: Özlem Sarıyıldız)

 


Copyright © ZeZe