Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


12. Selanik Belgesel Festivali

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Avrupa’nın en önemli belgesel etkinliklerinden Selanik Belgesel Festivali, 12-21 Mart 2010 tarihlerinde yine yüzlerce filmi ağırladı. Festivalin FIPRESCI jürisinde görev yapan Seray Genç, izlenimlerini aktarıyor.

Seray Genç

 

Yunanistan’ın yaşadığı borç krizinin yeni borçlarla ve yeni vergilerle-ikisi de çalışanların sırtına yüklenerek- çözülmeye çalışıldığı ve başbakanın 170 saatlik ABD ve AB ülkeleri arasında gidip gelen hava trafiği sırasında Selanik’teki belgesel film festivalinde de kriz önemli bir gündem oluyordu. Çünkü kamusal destekle yürütülen belgesel film festivali de kriz önlemlerinden payına düşeni alıyor, bütçesini düşürme yönünde müdahale görüyordu.  Festivalin direktörü Dimitri Eipidies, daha en başta, açılış gecesinde bu krizin birlikte çalıştığı takıma uzanamayacağını, bakan ve milletvekillerinin oluşturduğu ağır protokolün önünde dile getirince çalışma arkadaşlarından ve elbette bizden de büyük bir alkış aldı. Geçmişin site-devlet yönetimlerine benzer biçimde sahnedekilerle salondakilerin birbirileriyle atıştığı/tartıştığı kapanış töreni, Yunan yönetmenlerin sinemayı destek tasarısını protesto etmeleriyle daha da politik bir hal aldı.

Doğrusu kapanış töreninin aksine, Yunanistan’dan gelen belgesellerin gündemine ülke güncelliği pek yansımıyordu. Pek dememizin nedeni Sugartown: The Day After (Kimon Tsakiris, 2009) isimli istisnai bir filmin programda yer almasıydı. Yunanca’da şeker anlamına gelen Zacharo kasabasına ikinci kez giden yönetmen Zacharo ile ilgili yaptığı ilk belgeselinden (Sugartown: The Bridegrooms, 2006) çok farklı bir hikaye anlatıyordu. İlkinde, erkek nüfusun kadın nüfusuna baskın olması nedeniyle kasabaya Rusya’dan gelinler getirilirken; ikincisinde Zacharo’nun 2007 yılı ağustos ayında çıkan yangın sırasında ve sonrasında yaşadıkları anlatılıyordu. İki film arasında yaşananlar, ülkeyi de kasabayı da açıkça değiştirmişti. Ülkenin her noktasında başlayan yangınlar, Zacharo’yu da etkilemiş; ölümlere neden olan yangın, pek çok yaşlı insanı da hayatlarının son demlerinde evsiz bırakmıştı. Belgesel bir yandan iş bitirici belediye başkanının Karamanlis’le kolkola poz vermesinden, yangında ölen belediye başkan yardımcısını bir gündem haline getirmesinden, Brüksel kapılarında AB yardımı aramasından, Avustralya’dan yangında zarar gören kasaba halkı için gönderilen yardım paralarının yeni “belediye sarayı”nın inşaatında kullanılmasından bahsederken, bir yandan da kasabanın “olağan sakinlerini” anlatıyordu. Yunanistan’dan gelen belgeseller arasında diğer iki önemli yapımdan biri, İstanbul kökenli Angeliki Aristomenopoulou’nun yönettiği Wandering Soul, Yiannis Angelakas adlı muhalif bir müzisyenin zaman ve mekanda yaptığı kişisel yolculuğunu ve ülkesinden manzaraları aktarırken; diğeri, The Call of the Mountain (Stelios Apostolopoulos) Giritli bir yaşamın ruhunu hissettiriyordu. Selanik’te yaşayan arkadaşımla film çıkışında konuşurken, oldukça yerel olduğunu düşündüğü bu filmin anlattığı coğrafyanın, bu coğrafyaya ait yaşam kültürünün ve insanlarının, bana Yunanistan’daki pek çok kişiye ifade ettiğinden daha çok şey ifade ettiğine onu ikna etmeye etmeye çalışırken buldum kendimi. Filminin kendisiydi bunu başaran.

Belgesel filmler direnişin, alternatifin ve gerçeğin ifade biçimlerinden birine dönüşürken yeni form ve ifade biçimleri arayışını da sürdürmeye devam ediyor. Oldukça politik ve dünyanın hallerine dokunan festivalin “İnsan Hakları”, “Dünyadan Görünümler”, “Afrika Hikayeleri”, “Bellek Kayıtları”…  gibi farklı bölümlerden gelen belgeseller; Eduardo Galeano ile Güney Amerika’yı incelemeye alıyor (Eyes Wide Open: Exploring Today’s South America, Gonzalo Arijon); 130 milyon göçmen işçinin Çin’in yeni yılı için evlerine dönüşünü anlatıyor, işin dışında başka bir hayat süremediklerini gösteriyor (Last Train Home, Lixin Fan); yerel hükümetlerle çözemedikleri sorun ve şikayetlerini dilekçelerle Pekin’deki merkezi yönetimin ilgili bürosuna,  hüzünlü bir biçimde “adalet duygusunu” hiç kaybetmeden, başvuruyor sonra bu başvuruyu takip edip yıllarca evlerine dönmüyor ve bir belgesel sinemacı da 1996 yılından beri bu insanların arasında yer alıyor (Petition, Zhao Liang); İsrail-Filistin sınırına yakın Budrus köyünün içinden geçen, güvenlik gerekçesiyle işgalin bir aracı olarak inşa edilen duvara karşı çıkmak için sembolleşen direnişlerinin bir parçası oluyor (Budrus, julia Bacha); Gaza’ya saldırıyı gün be gün kaydederek bir yardım çığlığına dönüşebiliyor (George Orwell’den* esinlenilen ismiyle To Shoot an Elephant**, Alberto Arce ve Muhammed Rujailah) ve çölde yaşam mücadelesi veren güçlü kadınların peşinde (Winds of Sand: Women of Rock, Nathalie Borgers) özgürleşiyor ve özgürleştiriyordu. İşte dünyanın halleri ve belgeselleri…

1988 yapımı Cycling the Frame ve 2009 yapımı The Invisible Frame belgesellerinin Berlinli yönetmeni Cynthia Beatt ilk filminde şiirsel bir biçimde bir duvarla birbirinden ayrılan Berlin’in sınırlarında bisikletli bir kadını aklından geçenlerle beraber geziye çıkarıyor. Bisikleti süren kadın genç bir oyuncu, o sıra: Tilda Swinton. 2009 yılında ise yine Tilda Swinton, günümüz Berlin’inde benzer bir yolculuk yapıyor. Şiir gibi başlayan şiir gibi biten bu belgeseller hem yönetmen hem de oyuncunun kişisel yaklaşımlarını içerse de Berlin’e, duvarlara dair bir sözü olduğunu da anlaşılır kılıyor. 1988 yılında çekilen film, bölünmüş Berlin’i kaydederek kendisini bir arşiv belgesine dönüştürüyor. Yeni yapım belgeselin sonunda ise “bisikletli kadın”, “açın kapıları/açın gözleri/açın kulakları/ açın sınırları/açın kalpleri/akılları…” derken filmin Filistin halkına ithaf edildiği görülüyor. Böylelikle dünyanın belgeselleri Budrus ile Cycling the Frame birleşiyor.

Dünyanın hallerine dair biz de Yiannis Angelakas ile buluşuyoruz bir noktada. Angelakas’ın belgeselde yaptığı bir alıntıyla bitirirsek, diyeceğimiz: “Sahne güzel de oyun kötü.”

 

31 Mart 2010

 

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

‘Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar