TUR
Metin Çulhaoğlu ve severlerini kızdırmak pahasına

Çulhaoğlu’nun hedef kitlesi, diyelim ki “entel snob”lardı. Çulhaoğlu bu entel snoblara vurayım derken (ki kolay hedefler zaten) düpedüz ucuz snobluk yapıyor. Üstelik zaman zaman kapitalizmi arkasına alan bir sinema anlayışını savunacak duruma gelirken, kapitalizmin kültürel olarak hedeflediği bir sinema anlayışını ve bu anlayışı savunanları da kolaylıkla harcayarak yapıyor bunu.

Yaşar Ulucan

Metin Çulhaoğlu’nun “Sinemaseverleri Kızdırma Pahasına” adlı yazısını okudunuz mu? Okudunuzsa beri geliniz. Yaygın bir dolaşıma sokulan; hiç yorum yapılmaksızın internet sitelerinde, hangi maddeye hak verdiğini ya da vermediğini ya da en azından hangi maddeye şerh düşebileceğini, vs. belirtmeksizin ve ne yazık ki sol sitelerden birinden(*) kopyalanıp gönderilen bu yazıya dair aklımızdan ilk geçen; kimi kızdıracağını dahi bilemeyen dolayısıyla sinemadan, sinema kültüründen, sinemaseverden ve güncel durumdan uzak düştüğü anlaşılan bir aydının can sıkıntısıydı. Doğrusu herkesin sinemaya, futbola ilgi göstermesi köşelerinde popüler konulardan bahsetmesi yeni bir şey değildi de, solcu bir aydının popüler olana ilgisinden ziyade popülist tutumu, tutturduğu seviye dikkat çekici. Ancak bununla kalmayıp bu yazı, sahiplenildiğini gösterir biçimde bir de sinema dergisinde(**) neşredilince bizim de canımız sıkılmaya başladı.

BELGESEL GAZETE:

Portakal ağacı ve ışığa uçan pervane

"Yılmaz Güney: Bir güzel ağabeyimiz"

Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için!

Sahi, "Hangi İnsan Hakları?"

"12. kez 1001"den notlar

Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı

Görüntüyü baş tacı eden festival

Muhalif olmanın hafifliği

"Gerçeği söylemek gerekirse!"

Tüm yazılar için >>>

BÜLTENLER:

Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009

Çulhaoğlu’nun hedef kitlesi, diyelim ki “entel snob”lardı. Çulhaoğlu bu entel snoblara vurayım derken (ki kolay hedefler zaten) düpedüz ucuz snobluk yapıyor. Üstelik zaman zaman kapitalizmi arkasına alan bir sinema anlayışını savunacak duruma gelirken, kapitalizmin kültürel olarak hedeflediği bir sinema anlayışını ve bu anlayışı savunanları da kolaylıkla harcayarak yapıyor bunu. Solun kendi gündeminden ziyade burjuva siyasetçilerinin belirlediği gündemde tarafgirlik üretmesi ve aynı jargonu kullanması, içinden geçtiğimiz dönemde daha sık tekrar ediyor kendini. Herkesin birbirine cuntacı ya da AKP taraftarı ya da liberal demesine benzer biçimde bu yazıda baskın-ana akım Hollywood filmlerinin dışında kalan sinemaya ve bu sinemayı takip eden izleyicilere aynı toptancı ve indirgemeci yaklaşım üretiliyor. Yazı, bir meta olarak değil bir sanat olarak sinemayı savunanları, Sine-Sen’in Sinema Yasası için verdiği mücadeleyi, Avrupa sinemasını bize tanıtan Sinematek geleneğini, ’80 sonrası aydın düşmanlığı yapanlara karşı verilen mücadeley, vb. hiçe sayıp Hıncal Uluç’un, Sinan Çetin’in hınç dolu yazılarının mecrasında akıyor.

“Filmdeki bulanık ve karanlık görüntülerin peşinen ‘derinlikli’ ve ‘atmosferik’ sayılmasından” yakınıyor Çulhaoğlu ilk maddede. Sonraki maddelerden birinde de film hakkında yorum istendiğinde “doğrusu görüntüler güzeldi” gibi laflar etmeye mecbur kalanlardan söz ediyor. Sırf flu görüntüleri yüzünden filmi derinlikli bulana rastladınız mı siz? Hem bunu derinlikli bulup hem de yakın çevre baskısıyla bu flu görüntüleri beğenen seyirci aynı seyirci olamaz herhalde. Ya da Billy Wilder’ın Avrupa’dan ödül almak için kameramanına söylediği “şu filmi net çekme de Avrupa’da bir ödül alalım Johnny” deyişi de bu yukarıdaki maddeyi haklı çıkartmaya yetmez. Olsa olsa Amerikalı yönetmenin Avrupa sinemasına dair ortalamayı ve klişeyi yansıtan dar bir görüş açısının yansımasıdır. Sadece Avrupa sinemasıyla ya da Amerika’nın, yaşamasına, dağıtımına çelme taktığı ülke sinemalarıyla dalga geçmekle kalmaz bu söylem; mesnetsiz bir önyargının, ödül verenleri de alanları da aptal yerine koymanın göstergesi de olur. Burada söz konusu olan ödül karşıtlığı filan da değildir; sonrasında gelen bir başka maddedeki Hollywood’u küçümseyenlerin sofistike ve radikal olmak adına bunu yaptıkları konusundaki ithamdır. Küçümsemekle kasıt nedir anlamak mümkün değildir; beğenmemek ya da eleştirmek anlamlarına da gelebilir ancak en ücra köşenin dahi Hollywood filmleri egemenliğinde olduğu, her ülkede yerli taklitçilerinin üretildiği, bir Hollywood filminde olduğu gibi bir aksiyon sahnesi diye böbürlenenlerin yaygın ve hakim olduğu ülkemiz ve ülke sinemamız düşünüldüğünde kimden söz edildiği ve Hollywood eleştirisine getirilen tahammülsüzlüğü anlamak bizim açımızdan mümkün olmamaktadır. Kendi yazılarından ve bu Billy Wilder referansından yola çıkarak bu duyulan tepkinin nedenini Çulhaoğlu'nun sinema kültürünün klasik Hollywood'a dayanması şeklinde yorumlamaya ve biraz hafifletmeye çalışıyoruz. Klasik Hollywood’un ideolojik temelleri ayrı bir tartışma konusu, ancak Çulhaoğlu klasik Hollywood ile neo-con Hollywood şeklinde bir ayrım dahi gözetilmeksizin tek bir Hollywood’dan olumlayıcı bir dille söz ediyor. Yeni dönem örneklerden gidersek Avrupa’da ödüller alan Türkiye’den Nuri Bilge Ceylan’ın ya da komşu ülkeden Theo Angelopoulos’un ya da bir başka komşu ülke İran’dan Abbas Kiarostami’nin görüntü yönetimleri düşünüldüğünde hangi filmlerden bahsedildiği de yine flu kalıyor.

Çulhaoğlu’nu rahatsız eden bir başka mevzu 'İki erkek arasındaki dostluğu merkez alan filmlerin istisnasız hepsinde eşcinsellik iması bulmak'. Gelin görün ki Recep İvedik’in tüm zamanların en çok izlenen film rekorlarını üst üste kurduğu bir ülkede kaç senedir açıkça eşcinsellik imalı filmler yapılıyor ve kaç kişinin izlediği filmler bu rahatlıkla çekiliyor da kabak tadı verdi bu durum. Bu durumdan bu derece rahatsız olmasına homofobi demeye dilimiz varmıyor.

Burunlarının dibindeki önemli bir toplantıya işlerinin yoğunluğu nedeniyle katılamayanların, çağdaş Moğol sinemasının bir örneğini görmek için saatlerce yol gitmelerine gelince… Belli ki örgütsüz, pasif aydına içerlemiş Çulhaoğlu, öyle ki lümpen bir popüler kültürle yatıp kalkan kuşaklardan daha çok… Oysa bir sinema salonunu (o da ancak festival zamanı) bir Moğol filmi için dolduran kitlenin yarısı zaten aslında toplantılara da giden kişilerden oluşur. Çağdaş Moğol sinemasının gişe rakamları ortada. Ve çoğunlukla yok edilmeye yüz tutmuş/ yok edilme uğraşı verilen insani değerleri hatırlatan bir sinema olduğunu da geçiniz bir kalem.
 
Çulhaoğlu’nun değindiği maddeler sadece birbiriyle çelişir durumda değil, klişe ve ortalama bir seyircinin sanat filmlerini, özellik Fransız filmlerini sıkıcı, izleyenleri de "entel-dantel" bulmasıyla aynı düzeyde ilerliyor ne yazık ki... İnsan keşke herkes yarım yamalak da olsa, elinden başka bir şey gelmese de Hollywood filmlerine tavır alsa demekten kendini alamıyor. Avrupanın ve dünyanın da çok gerisinde oranlarla film izleyen bir ülkede, ki bunun da çok çok azı sanat sineması, bu bir avuç insanla polemiğe girilmesine anlam vermek güç. Çulhaoğlu’nun bu yazıda kullanmak istediği mizahi dil dolayısıyla abarttığımızı düşünelim. Oysa hem üslup hem de içerikteki anlaşılmaz tepkisellik öyle tanıdık ki mizahı da hissetmek mümkün olamıyor.

Çulhaoğlu’nun sinema konusunda bir uzmanlık iddiası yok şüphesiz. Ama insan iyi bir sinema dergisinden başka türlü bir tepki bekliyor.

(*) http://haber.sol.org.tr/yazarlar/metin-culhaoglu/sinemaseverleri-kizdirma-pahasina-21157

(**) Yeni Sinema Dergisi, Ocak 2010.

29.01.2010

 


Copyright © ZeZe