Anasayfa    |   doc_gazete    |    Documentarist 2008    |    Documentarist 2009


29. Uluslararası İstanbul Film Festivali

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Paris'te münzevi bir hayat süren, Türk pop müziğinin öncülerinden Tülay German’ın sesi ve hikayesi, ilk kez festivalde seyirci önüne çıkacak olan bir belgeselle gündemimize giriverdi. Tülay German: Kor ve Ateş Yılları'nın iki buçuk yıl süren yapım sürecini yönetmeninden dinliyoruz.

Didem Pekün

 

Sonunda bugünün gelip de filmin yapım sürecini anlatayan yazıyı yazmak harika bir duygu!

Yıl 2001, benim Londra’da ikinci senem. Orada bir grup Türk ve yabancı arkadaşlarla beraber oturuyoruz. Bir gün Türkiye’den yeni dönen bir arkadaş, bir CD getirdi. CD, Tülay German diye bir kadının Burçak Tarlası isimli toplamasıydı. Toplamanın kocaman kapsamlı bir de kitapçığı vardı, Murat Meriç ve Ulaş Özdemir hazırlamış. Hepimiz bu sesten çok etkilenmiştik. Herkes “Bu nasıl ses? Bu nasıl bir hikaye? Nasıl olur da hiçbirimiz bu kadını tanımayız?” diyordu. Az buz değil, Türk pop müziğinin ilk şarkısını söylemiş ve zamanla devrimci bir dönemin simgesi olmuş, muazzam bir aşk yaşamış, Paris’e göçmüşler, Philips’le Tülay Germansözleşme imzalayıp orada da medyanın gözbebeği olmuş. Sonra da hayat arkadaşının ölümünden sonra ortalıktan çekilip izole bir yaşam sürmeyi seçmiş. Beni de en çok, kitabında bu süreci anlatan kısmı etkilemişti.

Kitaptan bahsetmişken; bundan birkaç sene sonra, 2007 sonbaharında Türkiye’ye döndüğümde Tülay German’in otobiyografik kitabını bulup okudum. Çınar Yayınları'ndan çıkan Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu isimli kitap. İşte o noktada, “Bu bir film olmalı!” dedim.

Şimdi notlarımı karıştırıyordum da, yaklaşık 60 adet değişik sinopsis, tretman, motivasyon vs. yazmışım. Zaten filmin birinci senesi sadece bunlarla, yapımcı aramakla, olmayan arşivle, gözükmeyen bir kadınla ilgili film nasıl yapılır diye düşünmekle geçti. Şimdi düşünüyorum da, gerçekten derin bir yerimden vurulmuş olmalıyım ki, “Boşver yahu şartlar çok zor, daha kolay hikayeler var hayatta” dememişim. Çok defa ‘teğet’ geçtim bunu demeye, ama demedim.

İlk adımlar, inişler, çıkışlar

Tülay German’ı ilk aramaya başladığımda geceleri telefonla konuşuyorduk. Zamanla bana ‘siz’ diye hitap etmeyi bıraktı, ben de ona daha çok açıldım. Birkaç hafta sonunda artık Fransa’ya gitme zamanı gelmişti. 40 senedir Paris’te yaşayan Tülay German’ı nadir görebilen insanlardan biri oldum. İlk tanıştığımız akşam beraber şarap içtik, güzel kanapeler ikram etti bana ve sonrasında yemeğe gittik. Bu filmi yapmanın iyi bir fikir olduğu konusunda hemfikir olduktan sonra ben Türkiye’ye döndüm. Plan şuydu: Tülay German bana ses kayıtları verecekti, ben de onları hem arşivlerin hem de empresyonist çekimlerimin üzerine müzikleriyle beraber bir güzel döşeyecektim. Aramızdaki sohbetleri kaydetmek istediğim için bir şekilde ‘orada olmak ama olmamak’ hissiyle, ‘elde tutamamak - elden kayıp gitmek ve gitmemek’, ‘yokluk’ gibi hislerle oynuyordum. Nitekim elden kaydı ve gitti. Aralık 2007’de başlayan bu macera, Aralık 2008’de tam ilerlemeye başlamışken başıma yıkıldı. Greenhouse isimli AB destekli belgesel geliştirme projesine seçilmiştik, oraya gitmeye 3-5 hafta kala Tülay German’la telefonda konuşurken bana ses kaydı da vermek istemediğini söyledi. Yıkıldım. Ama ona telefonda sadece, “Siz bilirsiniz Tülay Hanım” deyip kapattım.

O sırada Barış Doğrusöz hızır gibi imdadıma yetişti. Film tam başıma yıkılmışken Barış’ın projeye dahil olmasıyla (ucuzcana bir metaforla) ‘küllerinden yeniden doğdu’. Henüz Türkiye’ye taşınmamıştı, uzun e-mailler ve chat'leşmelerle dertleşiyorduk. Artık başkasına tabi olarak bir film yapmaktan ne derece sıkıldığımı anlatıyordum ve kontrolün elimde, özgürlüğümün kısıtlanmadığı bir film yapma ortamını soruşturuyordum. Yani ne oldu? Bir sene filmin içeriğiyle boğuşmuşken şimdi bir de film yapma / çalışma metoduyla ilgili sorgulamalar başlamıştı. Ama şu konuda artık nettim: Özgür olmak istiyordum; finansal baskılardan, izin dertlerinden kurtulmak istiyordum.

Ama konudan vazgeçemedim. Hem artık iki kişiydik, yine bir klişe: Hayat biriyle paylaşınca gerçekten daha anlamlı ve kolay. Olaylara biri şahit olmazsa, birisi sizinle mutluluğunu, hayal kırıklığını paylaşmazsa insan olayların gerçekliğini bile sorgulayabiliyor.

İşte bu ortaklık bana güç verdi ve bu ortaklıkla film ‘küllerinden tekrar doğdu’. Karar verdik, iki kişi herşeyi yapacaktık. Tek ihtiyacımız olan resmi işler için bir prodüksiyon şirketiydi. Çok güvendiğimiz insanlar vardı, hem sürekli web sitelerinde şirketlerinin bir ‘ortak yapım alanı’ olduğundan bahsediyorlardı. Biz de onlara teklif sunduk, film hazır, konu hazır, biz sadece protokol için şirket ismi istiyoruz dedik. Ben o zamana kadar prodüksiyonla ilgili herşeyi bağlamıştım, Fransa’yla kontaktlar, araştırılmış arşivler, danışmanlar vs. Onlar da seve seve projeye atladılar, ama ne oldu? Tam başvuruya 1 hafta kala, beni avukatlarla üç saat toplantıya oturttuktan sonra, 3 hafta ortalıktan arazi olup sonunda çağırıp “Didem’cim, bu iş çok riskli, bizim maddi gücümüz yok, kusura bakma” dediler. Bu noktada yorum yapmamayı tercih ediyorum. Ama bu da bize gaz oldu, bunu da arkamıza alıp yola devam ettik.

Aslında kendi geçmişimizin peşindeydik

PosterArtık 2009 Şubat ayı itibariyle her şey hızlandı. Greenhouse seminerleri, pitching sessionlar, Paris’e gidip gelmeler derken müthiş bir hızla çalışmaya başladık. Barış çekimleri yapıyordu ben kameranın önündeydim, ben montajı yapıyordum, Barış post-prodüksiyonu yapıyordu, ben metni yazıp Barış’a yolluyordum, o düzeltemeleri yapıp bana geri yolluyordu ve hep bir ortak noktada buluşuyorduk. Böyle bir sene geçti. Bu bir senede parasız kaldık, arkadaşsız kaldık, güneşi kaçırdık, tünelin sonundaki ışığı hiç görmeden kilometrelerce gittik. Sadece hislerimizle ilerledik. Çünkü artık elimizde ne bir ses kaydı, ne de görüntü vardı. Bir kitap ve 3-5 kötü durumda arşiv. Ama hikayeye inancımız sonsuzdu. Hikaye aslında biz film ekibini birbirine bağlayan şeyin ta kendisiydi: 80 sonrası kuşağın iki kutbunu temsil ediyorduk, ben Türkiye’de Özal sürecindeyken Barış da Paris’te bütün bu dönemin ‘göçmenlik’ sürecini yaşıyordu. Biz aslında Tülay German’ın hikayesini bahane ederek kendi geçmişimizi sorguluyorduk ve onu bir nevi sahiplenmek niyetindeydik.

Ağustos’ta son çekimlerimiz için Paris’e gittik, bir evvelki gidişimizde cebimizde kelimenin tam anlamıyla kendi kazandığımız üç kuruşla, olabilecek en berbat otellerden birinde kalmıştık, bu sefer tam dört ayak üzerine düştük. Buradan çok sevdiğimiz bir tanıdığımız bize cömertçe evini verdi. Ev belki de filmin başına gelebilecek ene güzel şeylerden biriydi. Bir Paris panoramiği vardı ki ancak filmde görünce ne demek istediğimi anlarsınız.

O son Ağustos seyahatimizin son gününde Tülay German beni aradı ve dedi ki “Didem’ciğim, şimdi Hasan (Saltık; Tülay Hanım’ın en yakın dostlarından) aradı, benden ne ses kaydı istiyorsun, ne yapayım senin için?” demez mi? İki ayağımız bir pabuca girmiş vaziyette kitaptan alıntılar hazırladık. Biz o alıntıları zaten seçmiştik ve başkalarına okutacaktık. Ancak tabii kendi yazdıklarını kendisi okuyunca bambaşka oldu.

O gece Tülay Hanım’ın evine gittik, önce film için bizimle bütün fotoğraf dokümanlarını paylaştı, sonra “Ben hazırım’” dedi, yatağına kuruldu, biz de mikrofonları kurduk. Ben print ettiğim kağıtları verdim ona, bir defa yalnız başına ufak sesle prova yaptı. Yanına viskisini aldı, “Sigaranızı vereyim mi?” dedim, “Yok canım şimdi sesimi kullanacağım, münasebetsizlik etmeyeyim” dedi. Doğru ya,  münasebetsizlik bende, senelerin ses sanatçısına performans öncesi sigara uzatıyorum! Ben yaktım sigarayı.

Kayıt cihazını çalıştırdık, okudu. Söyleyecek birşey yok, “Art direktörlük yapsanıza çocuklar” diyor. Kendimi hızla toparlayıp “Bir defa daha hepsini alalım Tülay Hanım, ne olur ne olmaz, hem şimdi ısındınız da” dedim, bir daha okudu. Sonra yoruldu, az buz değil, kendi eşinin vefatını anlatan yazısını okudu, ama ne mertçe okudu!

Ağustos’ta döndükten sonra, artık tam anlamıyla montaja kalmışti iş. Bunu da heykel yapar gibi yaptık, önce önümüze yığdık çamuru, sonra orası fazla burası fazla diye diye yonttuk. Aradığımiz belli bir sonuçtan ziyade bir his, bir izlenimdi. Bir tek şeyi anlatmak değil bir süreci vermek istedik. Sonunda, filmin çekim süreci, filmin ta kendisi oldu. Didem’in kendisi de filmin karakterlerinden biri... Bu bize hem istediğimiz sübjektiviteyi sağladı, hem de anlatım özgürlüğü.

Tülay German filmi izliyor!

Barış bu işin motoru oldu, o olmasa, çok basitçe bu film olmazdı. Benim sayısız uykusuz, huysuz gecelerimde o durmadan çalıştı. Hem de hiç söylenmeden. Mertçe ve sessizce yapılması gerekeni yaptı. Barış’tan evvel bu film bir dosyaydı, o geldikten sonra 50 dakikalık bir film oldu. Hasan Saltık, Tülay German’ı en sonunda konuşmaya ikna etti. Fatih Rağbet şahane bir ses tasarımı yaptı. Barkın Engin ve Metin Bozkurt bir sonik bütünlük yarattı. Deniz Koloğlu yarı İngilizce yarı Türkçe gramer hatalarıyla dolu Türkçe metnimizi edit etti; Charli Taylor aynı süreci İngilizce’ye uyguladı, Can Çelik çevirisini yaptı. Hem de herkes sadece gönül vererek, hiçbir şey beklemeden bunları yaptılar. Bir de analarımız babalarımız kardeşlerimiz var tabii: Onlar projenin en ütopik goründüğü günlerde bile hep inandılar.

Böyle bir destekle film Ocak ayında bitti. Yine aynı şekilde imece usulü sağlanmış bir bütçeyle Paris’e günübirlik Tülay German’a filmi izletmeye gittik. Tülay Hanım geceleri yaşar, hava kararınca bizi davet etti. Evine birkaç sefer evvel götürmüş olduğum DVD player'ı kurduk. (Kendisi halen analog sistemde). Filmi sessizce, pür dikkat izledi. Film bitince yine sessizce kalktı, önce bana yaklaştı, eliyle ayağa kalk işareti yaptı, iki yanağımdan tuttu, alnımdan öptü. Sonra dönüp aynısını Barış’a da yaptı.

O gün bu gündür ilişkimiz değişti; sanırım artık bize güveniyor, bir sanatçı olarak güveniyor. Kendi hayatını bizim ellerimize teslim etmiş olmakla bir hata yapmadığını anladı. Çünkü öyledir ya, biz belgeselcilerin en büyük sorumluluğu hayatlarını konu aldığımız gerçek insanların gerçek yaşam öykülerini en dürüst, en etik yoluyla filme aktarmak. Sanırım en azından bunu başardık. Gerisi siz izleyicilerin görüşüne kalmış. Ama vazgeçmemek gibisi yok! Necati, sen de bu yazıyı yazdırmaktan vazgeçmedin, sana da teşekkür ederim.

6 Nisan 2010

Tülay German: Kor ve Ateş Yılları'nın festival gösterimi:
15 Nisan Perşembe saat 21:30’da, Pera Müzesi Salonu’nda.

 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

‘Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar