|   doc_gazete    |    DOC 2008    |    DOC 2009   |    DOC 2010   |    DOC 2011   |


IDFA 2010: "Erotik Adam" ve "Kano" üzerine

Erotik Adam” ya da
Batılı erkeğin düşü: Şark’ta bir harem!

Jorgen Leth’in erotizmi Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki kadınlarla ilişkilendirmesi boşuna değil. Doğu’da tüm düşler gerçek olabilir... 1001 Gece Masalları’ndaki gibi bir harem kurmak, ömür boyu sadık köleler edinmek de buna dahil.

Emel Çelebi

 

Lars Von Trier’le birlikte imza attıkları Beş Engel'le (The Five Obstructions) adı ülkesinin sınırlarını aşan Danimarkalı yönetmen Jorgen Leth’in son filmi Erotik Adam'ı (Erotic Man/Det erotiske menneske, 2010), bu sene IDFA’da (Uluslararası Amsterdam Belgesel Film Festivali) izledikten sonra ister istemez ben de filmin odaklandığı soru üzerinde düşünmeye başladım: Sahi ya, neydi erotizm? Bu cevher nerede bulunur, nasıl elde edilirdi? Yoksa, Leth’in yıllardır gezip her limanda sevgililer edindiği, ‘egzotik’ Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde mi gizliydi? Biraz daha açmak gerekirse, kolonileşme devrinin kapandığı ama eski sömürgeci zihniyetin kabuk değiştirerek devam ettiği bu yüzyılda Avrupalı zengin beyaz adam hangi kadınları, ne kadar para ödeyerek, dilediğince nasıl nesneleştirebilirdi? Hem özel hayatında, hem de sanat eseri dediği yapıtlarında...

Leth ise tüm bu sorulardan azade, oturduğu fildişi kuleden, kendini erotizmin anlamını bulmak için kişisel bir arayışa çıkan Batılı bir “şair” olarak nitelendiriyordu. Kendi deyimiyle, “ince zevk sahibi” olan yönetmen, kadınlar üzerinde yine kendi deyimiyle bir “antropolog” misali araştırmalar yapıyor, 90 dakikalık belgeseli boyunca ‘erotik’ kelimesinin anlamını, ‘erotizmin özünü’ bulmaya çalışıyordu: “Kadınları inceledik, farklı ülkelerde, Sao Paulo, Rio de Janeiro, Belem, Panama Şehri, Acmel, Dakar, Senegal, Manila’da. Kadınları izledik, bacaklarını, omzunu, cildini, ellerini, gözlerini ve ağzını.” İyi ki bir de ‘dişlerini’ demiyor! Yönetmenin tüm bu inceleme tutkusu, antropoloji bilimi ilk ortaya çıktığı zamanlarda ‘medeni’ Avrupalıların deniz aşırı uzak ülkelerdeki ‘ilkel insanlara’ yönelik merakına benzer bir şey olmasın sakın?

Kısaca, Erotik Adam'ın ana omurgası, çekeceği filmde rol vereceği asıl kızı Uzakdoğu, Afrika ve Latin Amerika’nın egzotik iklimlerinde arayan bir yönetmenin kamerasını nesneleştirdiği genç kadınların vücutlarına yöneltmesinden oluşuyor. Yönetmen erotizm ve yaşadığı erotik hazlar üstüne derinlemesine düşünedursun, film çekme bahanesiyle günümüzün Butterfly’larına röntgenci-dikizci eril bakışını yöneltmekten hiç de imtina etmiyor. Senaryodaki bir sahne bize bir yerlerden tanıdık geliyor: “Otel odasında oturan bir kadın, ekseriya çıplak, Avrupa’ya dönen sevgilisinin ardından ağlıyor...” Şimdi 73 yaşında olan yönetmenin bu belgeseli çekme dürtüsünün on yıl önce, 17’lik Haitili bir genç kızla yaşadığı ilişki olduğunu da söyleyelim...

Aslında, buharlı gemilerin de icadıyla kolonileşmenin zirve yaptığı 19. yüzyıldan beri hep aynı edebiyat ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülmüyor mu? Denizler altındaki sarayını, arkadaşlarını ve güzelim kuyruğunu aşık olduğu prens uğruna bırakan, acı çekme pahasına bir çift bacak edinen ve yine ‘aşkı uğruna’ ölen fedakar “Küçük Denizkızı”nın masalı değil mi bize yutturulmaya çalışılan? Yaratılmak istenen yeni Madam Butterfly'lar mı yoksa? Hikayesi herkesin malumu: Yakışıklı Amerikalı denizci, 15 yaşındaki Cio-Cio-San’ı görür görmez büyülenir… İncinebilir olduğunu fark ettiğinden dolayı ona kelebek anlamına gelen ‘Butterfly’ ismini yakıştırır, ama yine de “Kanatlarını mahvetmek pahasına, onu elde edeceğim,” der, eder de... Denizci ülkesine geri dönünce de kendi canına kıyan Butterfly olur.

Amerikan basınında Erotik Adam'a yönelik çıkan “sömürgen, belli belirsiz ırkçı, utanç verici” gibi eleştiriler, Danimarka merkezli belgesel dergisi Dox’ta, Marc Glassman imzasıyla çıkan bir yazıda, Leth’in Henry Miller’in mirasını günümüzde de sürdürdüğü söylenerek yumuşatılmaya çalışılıyor... Doğrusu, ironik olarak tam da yerinde bir tesbit. Cinsel ilişkinin kadın ve erkek arasında güç ve egemenlik gösterisine dönüştüğü Sexus adlı romanında Miller, kadın kahramanı İda’yı şöyle tanımlar: “Tam da adına uygun bir kadındı: Güzel, boş, yapmacıklı, inançsız, şımarık, rahata alışık, sevilmekten okşanmaktan başka bir şey düşünmeyen bir kadın. [...] Cavalılara benzer bir ruh yapısı vardı.” Romanda, güçlü erkek kahramana cinsel açıdan kul köle edilen, hayvansı özellikler atfedilerek betimlenen talihsiz İda’ya yakıştırılan sıfatlar ne taraftan tutsan dökülüyor cinsinden. Kadından “inançsız” olarak bahsedilmesi de düz mantıkla, ‘ruh yapısının’ Endonezya'nın Cava adasında yaşayan ‘ilkel insanlar’a benzetilmesiyle ilintili olmalı. Cavalıların ‘inançlı’ olacak hali yok ya... O zaman Doğu’lu kadınlar Avrupalı erkeklerin bastırdıkları cinsel güdülerini doyurmaya, kul köle edilmeye de uygun olacaklardır peşinen. Çünkü, Viktoryen ahlaka göre Avrupalı, beyaz kadın (elbette genel geçer burjuva ahlakına uygun davranan dindar kadınlar ve anneler) kutsaldır. Evlilikten önce ve evlilikte de cinsel haz tu kaka, ayıp günah bir şeydir. Erkeklerin bile bunu o topraklarda aklından geçirmesi günah, toplumun kabullenemeyeceği bir davranıştır. Bebekleri de leylekler getirir kesinlikle... Edward Said, Şarkiyatçılık adlı kitabında, 19. yüzyılda giderek artan burjuvalaşmayla birlikte Avrupa’da cinselliğin büyük ölçüde kurumsallaştığını, cinselliğin zorlayıcı bir dizi yasal, ahlaki, siyasal ve ekonomik bağla sarılı olduğunu anlatır ve “Şark, Avrupa’da edinilemeyen cinsel deneyimlerin aranabileceği bir yer oldu,” der.

Filmini Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde, ama gerçek hayatın akıp gittiği sokaklarda, mahallelerde değil de, pahalı otellerin VIP süitlerinde çekmeyi tercih eden Leth’in kadınlar üstündeki gözlemleri de onların yaşamları, kişilikleri ve dertleriyle ilgili pek bir şey söylemiyor elbette... Miller’in İda’ya atfettiği gibi kadınlar sevilmekten, okşanmaktan, aştan başka bir şey düşünemeyen –kelimenin her iki anlamıyla da- pisiciklerdir Leth’e göre de... O bu genç kadınlara kendi eril fantezilerini doyuracak kişilikler yakıştırır. Ellerine okumaları için replikler tutuşturur: “Ben kadınım, her zaman sadık, duyarlı, verici, zarif, hep aşık, sevgi doluyum, ruhların sığınağıyım...” dedirtir. Belgeselin sonlarına doğru kadınlardan birinin ağzından senaryo dışı birkaç cümle dökülür: “Gitmeden önce bana bir iyilik yapmanı isteyebilir miyim?” diye sorar Leth’e. Yönetmen ve oyuncusu kareden çıkarken sesleri de azalarak kaybolur, tahmin etmekle beraber, zengin beyaz adamdan istenenen ‘iyilik’in ne olduğunu öğrenemeyiz.

Leth’in erotizmi Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki kadınlarla ilişkilendirmesi boşuna değil. Doğu’da tüm düşler gerçek olabilir... 1001 Gece Masalları’ndaki gibi bir harem kurmak, ömür boyu sadık köleler edinmek de buna dahil. Yine bu yıl IDFA’da gösterilen ve “İlk Film Ödülü’ne layık görülen Kano: Bir Amerikalı ve Haremi (Kano: An American and His Harem), Edward Said’in deyişiyle “Şark ile ahlakdışı cinsellik arasında bağlantı kuran” bir Batılı’yı anlatıyordu. Bu kez yönetmen bir kadın ve ‘içeriden’ biri; yani belgeselde olayların geçtiği yerden, Filipinler’den. Maria Coreen Jimenez, 80’den fazla Filipinli kadına tecavüz etmekle suçlanan, ancak yanlızca iki vakadan hüküm giyip ömür boyu hapse mahkum edilen Kano’nun (Filipinlilerin gündelik dilinde Amerikano’nun kısaltılmışı), gerçek adıyla Victor Pearson’un hikayesini anlatıyor. Daha doğrusu, Kano’nun yarattığı bu sansasyonel olaydan yola çıkıp daha çok emrindeki Filipinli kadınların durumunu anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Asıl oğlan, eski bir denizci ve Vietnam gazisi. Savaştan sonra ülkesine dönmeyip Filipinler’de yaşamayı seçiyor. Açlık sınırında yaşayan insanların toprak yediği küçük bir köyde, her ay dolar cinsinden bankaya yatan aylığıyla, bir anda herkesin parmakla gösterdiği, kurtuluş kapısı olarak gördüğü tanrısal bir varlık haline geliveriyor.

Olaylar dizisi masum bir evlilikle başlıyor, sonra eşin kızkardeşini baştan çıkarma, başka kadın akrabalara el atma, derken yüzlerce kadından oluşan bir harem kurma... Kano’nun giderek istediği her kadına pervasızca tecavüz etmeye varan 30 yıllık macerası 2001’de içeri atılmasıyla sonlanıyor. Aslında, buna yön değiştirir demek daha doğru olur. Çünkü, hapishanenin hemen yakınında tuttuğu yeni hareminde, sayıları artık azalmış olsa da yine pek çok kadın barınıyor, karnını doyuruyor, hatta bazıları onun sayesinde okuyor. Günde en az 4-5 kadın hapishaneye ziyaretine geliyor, ona yemekler getiriyor, hatta karısı ya da sevgilileri geceleri de onu yalnız bırakmayıp ‘görevlerini’ ifa ediyorlar.

Film ilerledikçe hayretler içinde kalıyoruz. Daha önce onu tecavüzle suçlayan kadınların ifade değiştirip Kano’nun tarafında yer almaları; kızkardeşlerin, kuzinlerin, kız arkadaşların tek bir erkeği sevgili olarak doğallıkla paylaşması; hizmet etmekteki yarışları; Kano’ya ‘ait olan’ kadınların göğüslerine bağlılıklarını gösteren dövmeler yaptırması; annelerin para karşılığında küçük yaştaki kızlarını ona getirmesi; tepesinde çatısı olmayan bir evde oturan başka bir annenin kızına tecavüz edildiğini ısrarla inkar etmesi... Sinema salonundaki rahat koltuklarımızdan, tüm bunlar çoğumuza inanılmaz gözüküyor.

Filipinli kadın yönetmen Jimenez, ülkesinde kadın bedenlerinin nasıl kolayca sömürüldüğünü göstermekle kalmayıp Avrupalı meslektaşı Leth’in aklının ucundan bile geçirmediği, geçirmek de istemediği gerçeklere ayna tutuyor: Yeni dünya düzeninde zengin ve yoksul ülkeler arasında gittikçe açılan uçurum, sömürgeci-emperyalist çarkların daha da acımasız biçimde insanları öğütmesi ve küresel kapitalizmin marifetleri sonucu kimi insanlara toprak yedirten açlık, hiç değişmeyecekmiş gibi görünen ataerkil düzen, feodalite, cinsiyetçilik... Ne dersiniz, Madam Butterfly’ın sevgilisi ülkesine geri dönmeseydi, bu aşk öyküsü de geyşalardan oluşan bir haremle mi biterdi yoksa? Başka bir deyişle, günümüzün Butterfly'ları daha mı çaresiz?

(Bu yazı Yeni Film dergisinin 22. sayısında yayınlanmıştır.)


 



ENGLISH TÜRKÇE

 

 

 

 

En son yazılar

“Erotik Adam” ya da
Batılı erkeğin düşü: Şark’ta bir harem!

İstanbul belgeseli keşfediyor!

Gündelikçiler kendini oynadı

Bir cesaret öyküsü mü, yoksa hüzünlü bir aşk mı?

'Hayatın anlamı' üzerine bir belgeselcinin yalan yanlış akıl yürütmesi

Dünyanın kirli çamaşırlarını ipe seren filmler

Bir İran gerçeği olarak belgesel festivali

Bir yönetmen: Rodi Yüzbaşı

Sheffield'de Türkiye rüzgarları

Sibirya'nın sınırlarında bir belgesel festivali

DOK Leipzig: A festival with a great spirit (Ing.)

Kosova'da bir belgesel karnavalı

Uzun bir serivenin kısa hikâyesi

Saraybosna FF: Bize yakın dertler

“Balkanların anlatacak öyküleri var”

“Ne kadar güçlü olduğumuzu keşfetmemizden korkuyorlar”

“They are scared that we find out how powerful we are”

Belgesel para kazandırmaz”

DOCUMENTARIST büyüdü, festival oldu!

Fikirden filme giden uzun yol

DOCUMENTARIST: Haydi izleyelim!

Filistin'den Arjantin'e kısa bir dünya turu

Yafa, Portakalın Otomatiği: Bir turunçgilin peşinde...

İsrail'deki apartheid rejimine karşı...

Notes from the 29th Festival (İng.)

“Dikenli teller, rüzgârda şarkı söyler”

Envai çeşit belgesel

Teğet geçilmemiş bir belgeselin yapım süreci

Tel örgülerin ardındaki kadınlar

Dünyaya belgeselle bakmak ve görmek

Ankara'dan belgesel manzaraları

Dört duvar arasında, vizyonda!

Süngüyle kesilen ekmekler

Berlin üzerinde ninniler
ya da 'dandini dandini dastana'

'Bal'a giden 'Yol'

Bir 'talent'ın gözüyle Kampüs izlenimleri

Berlinale'nin (süper)market halleri

 

Arşivdeki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

NOT: Yukarıdaki yazılarda dile getirilen görüşler yazarlarına aittir, Documentarist'i bağlamaz.

 

Bültenler

Kasım-Aralık 2010
Eylül-Ekim 2010
Ağustos 2010
Temmuz 2010
Haziran 2010
Mayıs 2010
Nisan 2010
Mart 2010
Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009


 

İletişim    |     Biz kimiz?    |    Bağlantılar