TUR
Komşuda pişer, bize de düşer

Festival kataloğunda yer alan "Şimdi, Türkiye ile ilgili bildiğimizi sandığımız her şeyi unutalım, gelin belgesel izleyelim” şeklindeki çağrıya uyan seyirci, Türkiye yapımı filmlerde salonları tıka basa doldurdu. Sibiu'da, Astra Film Festivali'ndeyiz...

Emel Çelebi

Belgesel film seyretmek uğruna festival festival gezmeye başladığımdan beri, mesleki deformasyona uğradım, sanırım… Nereye gidersem gideyim fark etmiyor. Bütün dünya beyaz perdeye bakan koltukların dizili olduğu karanlık bir oda! Festivaller koca bir maraton. Ekim ayının son haftasında düzenlenen Astra Film Festivali’nin konuğu olarak Romanya’ya gittiğimde de durum değişmedi. Festivalin düzenlendiği, ortaçağ kalesi görünümündeki Sibiu kentini ancak iki film arası zaman aralıklarında görebildim. İtiraf edeyim, kentle ilgili bildiklerimi de yine o karanlık salonlarda öğrendiklerime borçluyum. Martin Nudow ve Thomas Beckmann’in belgeseli “Hayalet Ev” (Fancy House), duvarları çatlak bir evde, kedisiyle birlikte yaşayan yaşlı bir adamın gözünden Sibiu’nun 2007’e Avrupa Kültür Başkenti olarak girme sürecini anlatıyordu. Restore edilen sokaklar, meydanlara dikilen heykeller, alt katları dükkanlara, bankalara dönüşen evler, ama sonuçta sakinlerinin iş bulmak için gönülsüzce Avrupa’ya göç ettiği bir kent…

BELGESEL GAZETE:

Mumia'dan Yılmaz'a: Hatırlamak için!

Sahi, "Hangi İnsan Hakları?"

IDFA 2009: Keşifler ve ustalar

"12. kez 1001"den notlar

Tanıma, dinleme, paylaşma ihtiyacı

Görüntüyü baş tacı eden festival

Muhalif olmanın hafifliği

"Gerçeği söylemek gerekirse!"

Tüm yazılar için >>>

BÜLTENLER:

Şubat 2010
Ocak 2010
Aralık 2009
Kasım 2009
Ekim 2009
Eylül 2009

Doğrusu, Sibiu’ya geldiğimde gözüme ilk çarpan şey festivalin kataloğu oldu. Astra’nın 10. yıldönümünde katalogda Türkiye’den belgesellere ayrılan bölümün başında: “Romanya’da yetişen çocuklar okul kitaplarından yalnızca Türklere karşı yapılan –kazanılan- savaşları okuyor. Hiç şüphesiz, Türkiye’deki kitaplar da benzer hikayeler anlatıyor ve çocuklar Romanya ile ilgili pek az şey öğreniyorlar. Şimdi, Türkiye ile ilgili bildiğimizi sandığımız her şeyi unutalım, gelin belgesel izleyelim” çağrısı yapılıyordu.

Festivalde beşi bir yerde gibiydik. Türkiye’ye ayrılan “Bilinmeyen Komşu” başlıklı seçkide  “Adakale” (İsmet Arasan), “Alethea” (Petra Holzer & Ethem Özgüven), “Lilit’in Kızkardeşleri” (Emel Çelebi) ve “Son Kumsal”a (Rüya Arzu Köksal) ek olarak Almanya’dan bir yapım da konulmuştu: Thomas Lauterbach’ın “Günah Kalesi” (Bastion of Sin). Önce, buna şaşırsak da sonradan durumu “Eh, Almanya da bizim kapı komşumuz nasılsa, acı vatan” şeklinde rasyonalize etmeye çalıştık… Filmin bizle ilgili tarafı, Almanya’da yaşayan Türkiyeli kadınlarının açmazlarına değinmesi.

Türkiye bölümünün “Bilinmeyen Komşu” başlığı adı altında sunulmasının yarattığı gizemli çekicilikten mi, resmi tarihten haz etmeyen seyircinin samimi merakından mı, yoksa belgesellerin içeriğinden kaynaklanan bir ilgiden mi bilmem, salonlar her gösterimde tıklım tıklım doluydu. Hatta yerlerde oturanlar bile vardı. Gösterimden sonraki soru yağmuru da cabası…

Benim için en büyük keşif, Hollandalı bir baba ile Cavalı bir annenin oğlu olan Leonard Retel Helmrich’in Endonezya’da çekilen ve insan hakları temasını işleyen belgeselleri oldu: “Eye of the Day”, “Promised Paradise”, “Shape of the Moon”. Yönetmenliğin yanı sıra kameramanlık da yapan Helmrich’in özellikle “Eye of the Day”i izlerken hayran kaldığımız, kendi icat ettiği özel bir alet sayesinde, sürekli devinen bir kamerayla gerçekleştirdiği bir de tekniği var: Uzun planlardan oluşan ‘single shot cinema’. (Merak edenler için: www.scarabeefilms.com)

Festivalde epey sayıda vasat film izlemekle birlikte; hükümetten yalnızca kefen parası alabilmek için iki yaşlının yaptığı evliliği konu eden, kara mizah yüklü “Humoresca” (Diana Deleanu, Romanya), İspanya’da işsizlikten sokakta yatıp kalkan bir Romanyalı göçmenin hikayesini kurmaca havasında anlatan “In January, Perhaps” (Diogo Costa Amarante, Portekiz), bağımsızlığını kazanan Estonya’da Sovyet rejimi sırasında dikilmiş bronz asker heykeli etrafından kopan gürültüyü anlatan “Alyoşa” (Meelis Muhu, Estonya), Polonya’da komünist bir ütopya olarak yaratılan bir kentin, duvar yıkıldıktan sonraki dönemini anlatan “Rouge Nowa Huta” (Blandine Huk ve Frederic Cousseau, Fransa) gibi öne çıkan hoş yapıtlar da yok değildi.

‘Komşuda pişer, bize de düşer’ hesabı, bu filmlerin en azından bir kısmını umarız önümüzdeki Documentarist’te hep birlikte izleme imkanımız olur.

03.11.2009

 

 


Copyright © ZeZe